İNSANLIK BUGÜNE NASIL GELDİ? - III- (AVRUPA ORTAÇAĞI)


İNSANLIK BUGÜNE NASIL GELDİ?  - III- (AVRUPA ORTAÇAĞI)
 “ Gecenin en karanlık anı, sabah güneşinin doğmasının başlangıcıdır.”
-          Anonim -
ORTAÇAĞDA BİLİM
Hıristiyanlık; bu yeni dinin bilim karşısındaki tavrı nasıldı?
Ana konu başlığımıza dönecek olursak; küçük bir Yahudi mezhebi olarak doğan Hıristiyanlık, İmparator Konstantin’ in İ.S. 312 yılında Hıristiyan olmasından sonra, dördüncü yüzyılın başında Roma İmparatorluğu’nun resmi dini, haline geldi. Böylece Hıristiyan papaz ve piskoposlar da daha önce sahip olmadıkları güç ve yetkilere kavuştular.
Tanrının yarattığı fiziksel evrenin incelenmesini teşvik edecek miydi yoksa etmeyecek miydi?
Böyle durumlarda çoğunlukla görüldüğü gibi, bazı Hıristiyanlar bir görüşü, bazıları diğer görüşü benimsedi. Bir taraftan ister bilimsel ister başka türden olsun, bütün laik çalışmalar reddedildi. Bütün dikkatler ruhların kurtuluşu gibi çok önemli konuda toplandı. Ayrıca, bilim en azından Yunan kaynaklarına yani pagan öğretiye başvurma anlamına geldiğinden, insanların aklının tehlikeli fikirlerle dolup, bu fikirlerin Hıristiyan ruhları zehirlememesi için bilimi yok saymak gerçekten temkinli bir davranış sayılabilirdi. Diğer taraftan, buna tamamen ters bir yaklaşım vardı. Tanrı evreni yaratmış olduğuna göre, bilim yoluyla O’nun eserini incelemek, ilahi hikmete ve tanrının insanın görmesine izin verdiği harikalara olan hayranlığı arttıracaktı.
Bir önceki yazımın içeriğinde; “ Kimilerinin göklere çıkardığı, kimilerinin yerin dibine batırdığı ortaçağın olumlu, geliştirici yanları da vardır. Sanırım yanlışlık, ortaçağın düşünsel yapısından değil de, devrini tamamlamış olan bu uygarlık kesimini günümüz de geçerli kılma girişimlerinden kaynaklanıyor. Ortaçağ kendi anlayış ortamında başarılıydı, kuşkusuz onun düşünsel bakımdan yapabileceği başka bir iş yoktu. Öte yandan, yine ortaçağ ilkçağa göre düşünsel yönden geri kalmıştı. Ancak onu geri bırakan düşünce odaklarının yaratıcıları da ilkçağ aydınlarıdır.” diye belirtmiştik.
İşte şimdi bu ortaçağın cenderesinden sıyrılan aydınlardan bir kaçını birlikte inceleyeceğiz. Bunlardan bilim safında yer alanlardan biri de, daha sonra kilise tarafından aziz olarak yüceltilecek olan Aurelius Augustinus olmuştur.
Aziz Augustinus
Aziz Augustinus Roma’nın bir eyaleti olan Numidia’daki (bu günkü Cezayir) Tagaste şehrinde İ.S. 354 yılında doğdu, bilim konusunda hiç yazmadığı gibi, bilimsel gözlem de yapmadı. Ancak Batı biliminin daha sonraları içinden doğacağı düşünce modelinin ve değerler sisteminin gelişmesinde çok önemli bir aşamayı temsil etmektedir. Yunan filozofları, evren hakkında doğru bilgiye, insanın kendi kurduğu bilimler sayesinde ulaşabileceğini cesurca ileri sürmüşlerdi; fakat şimdi Yunan bilimi geniş ölçüde unutulmuştu. Kilise, dini olmakla beraber açıkça felsefi yönleri olan yeni bir mesaj vermişti.
Augustinus’a göre bilimin Hıristiyan dininde oynayacağı bir rol vardı; fiziksel evren dâhil, tanrının yarattığı her şey iyi olmalıydı. Dolayısıyla, evrenin incelenmesi Tanrı’nın hikmetinin daha çok takdir edilmesini sağlayacaktı.
Augistinus Hıristiyanlığın Doğu ve Batı görüşleri arasında yol ayırımında bulunuyordu. Tarihi, döngüsel bir süreç olarak gören Yunan ve doğu düşüncesinden ayrıldı; tarihin bir başlangıçtan bir sona doğru ilerlediğine inanarak, zamanı tek yönlü bir gelişme olarak gördü. İnancın bilgiden önce geldiğini düşünmekle beraber, insanın bilgi edinmesinin arzu edilen bir şey olduğuna inandı. Teolojiyi; “bilimlerin kraliçesi” olarak tanımlaması da bunu açıkça göstermektedir. Batı Hıristiyan dünyası Augistinus’ta bilimin ve incelemenin bir önderini bulmuştu. Bilginin ilahi olduğunu ileri süren teorisi, nesiller boyu Batı düşüncesine egemen oldu. Gerçekten de bu teori, on üçüncü yüzyılda, Oxforord ve Paris Üniversitelerinde, yeni keşfedilen Aristo öğretileri ışığında sorgulanana kadar benimsendi.
Augustinus bilgiyi arayanların safında yer almışsa da, Kilise’nin yüzyıllar boyu bilimden başka konularla ilgilendiği açıktır. Ancak Kilise, Paskalya gününü belirlemek gibi, bilimi ilgilendiren sorunlarla da karşılaşmaktaydı ama burada yapılan bilim, teorik değil pratik problemlerle uğraşmaktaydı; teori gerilerde, Yunanlılarda kalmıştı.
SAYGIDEĞER BEDE
Bu tutumun tipik bir örneği de, Saygıdeğer Bede’nin çalışmalarıdır. İ.S.  672 veya İ.S. 673 yılında doğmuştur.
Bede’nin Saygıdeğer sanını kazanmasını sağlayan başlıca yapıtı Roma – İngiliz kiliselerinin tarihidir. Takvim başlangıç olarak, Hz. İsa’nın doğum gününü ilk kullanan Bede idi ve böylece, miladi tarihin tarihçiler ve daha sonra başkaları tarafından kullanılmasını başlattı.  Bede gelgit olaylarıyla da ilgilendi; zira gel git Kuzey Denizi ne dökülen nehirlerin ağzında yer alan Jarrow ve Wearmouth’da önemli bir olaydı. Bede bu iki yerde, yerel şartların kabarma zamanlarını etkilediğini fark etti ve böylece daha sonra bütün dünya limanlarında etkili olan “limanın yerleşimi” olayına dikkat çekti.
Bede, Avrupa’da Hıristiyanlığın ilk yüzyıllarının bilgili kişisini temsil etmektedir. Bilim, onun bilgisinin yalnızca küçük bir kısmını oluşturmuştur; çalışmaları daha çok, kilisede ve kutsal kitaplarda açıklandığı şekliyle, inanç üzerinedir. Bede gibi, bütün alimler kilise mensuplarıydı ve düşünceleri fiziksel evreni araştırmaktan çok ahiret ve Tanrı’nın yüceltilmesi üzerine yoğunlaşmıştı. Bunlar, özgür düşünceye ve sorgulamaya düşman bir ortamda yaşamaktaydı. O dönemde fiziksel evrene dair bilgiler, önceliklerini kilisenin belirlediği, her ne kadar bozulmuş ve eksik olsalar da, özgün Yunan fikirlerini yansıtan açıklamalı metinlere dayanmaktaydı. Bu durum, Yunan öğretisinin özgün halinin Batı’da entelektüel bir patlama yarattığı on ikinci yüzyıla kadar değişmedi.
Yunan öğretisinin ani etkisi, önce Arapça metinlerin Latince’ ye tercüme edilmesiyle kendini gösterdi. Bu tercümeler arasında el-Harezmi’nin Cebir’i ve İbn el-Heysem’in Batı’ ya Optik Hazinesi adıyla ulaşan eseri gibi özgün İslam eserleri bulunduğu gibi, Aristo’nun Yunanca eserlerinin Arapça tercümeleri ve bunların açıklamaları vardı. Tercüme çalışmalarının büyük bir kısmı, Müslüman İspanya’daki Toledo şehrinde yapıldı. Sonradan İngiliz Kralı II. Henri’nin hocası olan Adelard, birçok eseri Latince’ ye tercüme etti; bunların arasında, yüzyıllar boyunca Batıda geometri konusunda temel kaynak olarak kullanılacak olan Öklides’in Elementler adlı eserinin Arapça sunumu da vardı.
Yeni gelen bu bilgilerden ilk etkilenenler arasında, yeni kurulan Paris ve Oxford üniversiteleri de vardı. Bunlar, Batı üniversitelerinin ilk örnekleriydi. Paris Üniversitesi, Notre Dame Katedrali’ndeki okulların geliştirilmesiyle 1170 civarında kurulmuştu; bunu Oxford Üniversitesi izledi. Bu üniversite, dokuzuncu yüzyılda kral Alferd tarafından kurulmuş olan okulların gelişmesiyle ortaya çıktı. Paris, kısa sürede Batı Hıristiyan teolojisinin önemli bir merkezi haline geldi. Dominiken ve Fransisken tarikatlar 1220’lerde burada ders vermeye başladı. Fransiskenler Oxford’da da etkiliydi, iki büyük bilim adamı yetiştiler; bunlar Robert Grosseteste ve öğrencisi Roger Bacon idiler.

ROBERT GROSSETESTE VE ROGER BACON
Grosseteste, İngiltere’nin doğusunda, muhtemelen Suffolk’ta 1168 yılları civarında doğdu, 1209 ile 1214 arasında Paris Üniversitesi’nde bulundu. 1253 deki ölümüne kadar, on üçüncü yüzyılın ilk yarısında İngiltere’de ortaya çıkan önemli düşünce hareketinin önde gelen kişiliklerinden biri old. Oxford’da, üniversiteye ilk defa 1224 yılında gelmiş olan Fransiskan’lara baş okutman unvanıyla teoloji dersleri verdi. Grosseteste’nin etkisi, yalnızca bu görevi sayesinde yapmış olabileceğinden daha büyük oldu. O, İngiliz Fransiskanlarını, kutsal kitapları ve dilleri incelemeye yönlendirmekle kalmadı, aynı zamanda matematik ve doğa bilimlerini öğrenmeleri için teşvik etti. Kısaca, Yunan bilimi ve felsefesi konusundaki yeni bilgilerin Hıristiyan felsefesinin bütününü derinden etkilediği bir dönemde Grosseteste’nin etkisi çok büyük oldu.
Grosseteste, doğa olaylarına büyük merak duydu; astronomi, evren, ses ve özellikle optik konusunda önemli makaleler yazdı. Aristo’nun eserlerini çok iyi tanıması, onu bilimsel araştırmalarını doğa üzerine de yapmaya yöneltti. Ona göre bilim, insanın genellikle karmaşık yapıdaki olaylar karşısında edindiği deneyimden doğmuştu. Bilimin hedefi, bu deneyimlerin nedenlerini keşfetmek, niçin meydana geldiğini bulmaktı. Nedenleri bulduktan sonraki adım bunları incelemek ve nedenleri, onları oluşturan bileşenlere veya ilkelere ayırmaktı. Bundan sonra bir varsayıma dayanarak ve bu ilkelerden çıkarak, gözlenen olay yeniden oluşturulacaktı; son olarak, gözlem aracılığıyla bu varsayımın doğru olup olmadığı kontrol edilecek, varsayım ya kabul edilecek ya reddedilecekti. Bütün bunlar çok önemli görüşlerdi, önerdiği yöntem değerli bir yöntemdi; çünkü deneysel bilimin bütün elemanlarını içermekteydi.
Grosseteste, bazı bilim dallarının diğerlerine bağımlı olduğunu göstermek için, bilimlerin sınıflandırmasını yaptı; bunun için Aristocu yöntemin çıkış noktası olarak “etkin nedenleri” inceledi. Böylece optik ve astronominin geometriye bağlı olduğunu ileri sürdü; çünkü her iki bilim de gerek ayna tarafından yansıtılan, cam veya su tarafından ışık ışınlarının davranışını gerekse gök cisimlerinin hareketini açıklamak için geometri tekniklerini kullanmaktaydı. Diğer yandan matematiğin, bir olayın formel sebebini verebileceğini söyledi; çünkü özdeksel ve Aristocu ifadeyle “etkin” nedenler ancak fiziksel evrenin kendisinden kaynaklanabilirdi.  Astronomide, yıldızlarında dünyevi dört unsurdan oluştuğu gibi hem ilgi çekici hem de çok yeni bir fikir ileri sürdü ancak pek taraftar bulamadı.
Grosseteste için optik en temel fizik bilimiydi. Işığın, yaratılan “ilk maddenin” ilk “şekli’’ olduğunu düşünmekteydi. Ayrıca ışığın, nokta şeklinde kaynaktan çıkarak bir küre oluşturacak şekilde dışarı doğru yayılan fiziksel bir madde olduğunu ve böylece uzayın üç boyutunu oluşturduğunu ileri sürdü. İbn el-Heysem’in optikle ilgili eserinden güç alarak, ışık ışınlarının hareketini ayrıntısıyla tartıştı. Kırılma konusunda ilgi çekici düşüncelerini şöyle ifade etti; “Optiğin bu kısmı (perspektiva) iyi anlaşıldığı taktirde bizim çok uzaklardaki cisimleri çok yakındaymış gibi, yakındaki büyük cisimleri küçükmüş gibi, uzaktaki küçük şeyleri istediğimiz kadar büyük gösterebileceğimizi açıklar; böylece inanılmaz bir uzaklıktan, en küçük harfleri bile okuyabilir veya kum, tahıl tanesi, tohum veya her çeşit küçük cismi sayabiliriz.’’
Gökkuşağı veya Kırılma ve Yansıma Üzerine adlı eserinde geçen bu ifadeler büyüten ve küçülten merceklerin, kendisinden 350 yıl sonra 1621 de gerçekleşecek olan teleskopun tanımına benzemektedir.
Grosseteste’nin öğrencilerinin bilimsel bakımdan en önemlisi kendisinden 50 yaş kadar genç olan Roger Bacon idi. Bacon 1241 den itibaren Paris üniversitesinde ders verdi. 1247 de Oxford’a geri döndü ve Grosseteste ile tanıştırıldı.
Kırk yaşında Fransisken olan Bacon bir süre, simya ve astroloji konularından nefret eden mezhebin başkanı ile ters düştü. Hatta bu tartışma yüzünden mezhep üyelerinin izin almadan bu konularda veya teolojiyle ilgili yayın yapmaları yasaklandı. En sonun da “Averroist öğreti” ( İbn Rüşd’ün Hıristiyan dünyasındaki ismi) konusundaki yazısı yüzünden birkaç yıl hapse atıldı. Bu mahkûmiyet, o zamanlar akıl ve felsefeyi, inanç ve vahiy edilmiş bilgiden üstün tutmuş anlamına gelmekteydi.
Roger Bacon; sadece otoriteye başkaldırdığı için değil, simya ve astroloji ile renklenmiş olsa da bilimsel görüşlerinin olumlu özellikler taşıması yüzünden önemli bir kişilikti. Bacon’a göre, nesnelerin gerçeğini kavramamızı engelleyen dört şey vardır:
1. Yetkisiz ve zayıf bir otorite;
2. Eski alışkanlıklar;
3. Cahil bir kamuoyu;
4. Kişinin cehaletinin, görünürde akıllılıkla örtülmüş olması.
Bu eleştirilerin hepsi değilse bile, bazılarının ve özellikle sonuncusunun günümüzde bile devam ediyor olması, Bacon’un düşüncesinin açıklığının bir ölçüsüdür. Kutsal Kitapların otoritesini, birinci kategoriye dahil etmemiş olduğu gibi, bu otoritenin akılla desteklenmesi gerektiğini ve aklın da tecrübe ile doğrulanması gerektiğini iddia etmişti. Bu ne tür bir tecrübe olmalıydı? Bacon, bunu da belirlemiş ve tecrübeyi ikiye ayırmıştı: insanın doğasından gelen mistik tecrübe ile dış nedenlerle elde edilen, araçların yardımıyla desteklenen matematiğin kullanımıyla kesinleşen bilgi. Bu, üç yüzyıl sonra büyük önem kazanacak bir tutumdu.
Roger Bacon her ne kadar motorlu gemileri, otomobilleri, uçakları ve “insan ömrünü uzatacak şeylerin nasıl keşfedileceğini öğreten” simyasal bir bilim öngören fütürist olsa da, onun bilime duyduğu ilgi özünde teolojiktir. Ona göre bilimsel bilgi, vahiyle beraber, üzerine kafa yorulacak, yaşama geçirilecek ve Tanrı’ya hizmet etmekte kullanılacak - bütünsel bir hikmetin - parçasıydı yalnızca. Burada Bacon’ın bakış açısı modern olmaktan çok ortaçağın bakış açısına yakındı bizim bugünkü deneye dayalı modern bilimimiz değildi; onun ki daha çok, doğanın büyüsü idi. Bu fiziksel evrenin yalnızca duyular veya aletler yardımıyla incelenmesi sonucunda elde edilen bilgiydi; “harika” buluşlara ve tasvirlere yol açmaktaydı. Yine de, optik konusundaki eserlerinin açıkça gösterdiği gibi, Bacon’ın çalışması bu yolda ileriye doğru atılmış bir adımdı.
Grosseteste gibi, Bacon da Öklides’ in Batlamyus’ un ve İbn el-Heysem’in gözlemlerine başvurdu; merceklerin yalnız ateş yakmaya değil, aynı zamanda büyütmeye ve göz kusurlarını düzeltmeye yaradığını vurguladı. 1267 civarında tamamladığı Opus Majus’da ( Büyük Eser ) şunları yazdı; “ Saydam cisimleri, öyle şekillendirebilir, onları görüşümüze ve görünen cisimlere göre öyle düzenleyebiliriz ki, ışınları istediğimiz biçimde ve istediğimiz açıda yönlendirebiliriz; böylece, bir cismi yakında veya uzaktaymış gibi görebiliriz. Böylece inanılmaz uzaklıktan en küçük harfleri bile okuyabiliriz…. Aynı zamanda güneş, ay ve yıldızları da buraya aşağıya indirebiliriz.” Ortaçağ’ın değişmez ve ulaşılmaz kabul ettiği üst evrenin aşağıya indirilebilir olduğunu söylemiş olması gerçekten dikkat çekicidir.
Bacon’ un deney yaptığı bir teleskopu var mıydı?
Bu imkansız değildir. Bir teleskopu olsaydı bile, ortaçağ zihniyetinin genel bakış açısı göz önüne alındığında, teleskopun bir bilimsel gözlem aleti olarak kullanılmış olması mümkün görünmemektedir; teleskop yalnızca merak uyandıran bir alet ve “doğanın büyüsünün” bir örneği olarak değerlendirilmiş olmalıdır.
Yazılarında “doğanın yasaları” kavramını ilk kullanan Roger Bacon’dır. Ancak bu terim Bacon tarafından icat edilmemiş olup, Azizi Basil MS dördüncü yüzyılda yazılarında kullanılmıştı. Böyle olsa da, bu kavramın Bacon tarafından canlandırılması, felsefi düşüncelerde sürekli değişikliklerin olduğu on üçüncü yüzyılda önemliydi. Bununla beraber, belki de Bacon’ın asıl önemi, her zaman bir otoriteyi diğeriyle dengelemeye çalışmış, Yunanca ve Arapça eserlerin iyi yapılmış tercümelerini sağlamada ısrar etmiş ve fiziksel evrenin gözlenmesinin önemini vurgulamış olmasıdır.

ALBERT MAGNUS (Büyük Albert)
Robert Grosseteste ve Roger Bacon ile bugün modern bilim olarak kabul edebileceğimiz bilime yaklaşmış olduk. Ancak bu kişiler yalnız değillerdi, onlar kadar etki yapmış olan bir diğer dikkate değer çağdaş isimde Albertus Magnus veya Büyük Albert idi. Bazen, Doctor Universalis olarak anılan Albertus Magnus, Bavyera’nın Laningen şehrinde 1200 civarında doğmuştur. Padua Üniversitesi’nde liberal arts okuduktan sonra Dominiken rahibi oldu. 1241 yılına kadar Alman eyaletlerinde hocalık yaptıktan sonra Paris Üniversitesi’ne giderek yabancılar kürsüsünün başına geçti.
Albertus Magnus, Yunan ve İslam biliminin Batı Avrupa üniversitelerine girişinde önemli rol oynamış; bunu yaparken de zorlu bir muhalefetle karşılaşmıştı. O dönemde üniversite ders programlarında yer alan bilim, genellikle gerçek ve efsanelerin garip bir karışımı olan ansiklopedilerden ya da Yaradılışın altı gününden bahseden teoloji kitaplarından derlenmişti. Aristo ve diğer Yunan filozoflarının, yeni keşfedilen, bilimleri değildi. Ayrıca kilise Aristo’nun fikirlerine ve özellikle fizik bilimi ile ilgili fikirlerine karşıydı.  Aristo’nun bilimsel eserlerini, 1210 yılında dini otoriteler yasaklamıştı; dolayısıyla, bunları ister özel ister kamuya açık olarak öğreten her kişi aforoz tehlikesi ile karşı karşıyaydı. Öğretimin büyük kısmının Kilise tarafından yapıldığı; cehennemdeki işkencelere gerçekten inanıldığı ve bunlardan korkulduğu bir dönemde, bu kararın alınması ciddi ve ürkütücü bir tehditti. Yasak 1234 te kaldırılmakla beraber, Yunan biliminin üniversitelerde ve okullarda yayılmasını engellemeye devam etti.
Albertus Magnus Aristo’nun eserlerini 1240 yılında Paris’te bulunduğu sırada tanıdı; bu eserlerden öylesine etkilendi ki, Dominiken arkadaşları onu, bu eserlerin içindeki bilimi açıklamaya ikna ettiler. Bu girişim dev bir çalışmaya dönüştü, Albertus yalnızca Aristocu bilimi değil, mantık, matematik, ahlak, siyaset ve metafiziğini de açıkladı. Aristo’dan farklı düşündüğü zaman bunu açıkça söylemekten çekinmedi; daha sonraki bazı alimlerin aksine, Aristo’nun yanılmaz olduğunu düşünmek aymazlığına düşmedi. Gerçekten de Albertus, gözleme dayalı bilginin önemini vurguladı; bilimin sadece başkalarının söylediği şeylere inanmak olmadığını, nesnelerin doğasını araştırmayı da içerdiğini öğretti.
Albertus Magnus; Samanyolu’nun yıldızlardan oluştuğunu düşündü. Ay ise Aristo’nun söylediği gibi kusursuz bir cisim değildi. Ay’ın yüzeyindeki koyu lekelerin, yerin yaptığı gölgeler olmaktan çok Ay’ın kendi yüzeyindeki engebelerden kaynaklandığını ileri sürdü. Bütün bunlar yeniydi. Elementlerin kimyasal bileşikleri nasıl medyana getirdiği konusundaki fikirleri ve Demokritos’un atom teorisine olumlu bakması da yeniydi. Aristo’nun kendinden önce yaptığı gibi, en önemli çalışması doğa üzerindeki kendi gözlemleriydi. Yüzden fazla minerali sınıflandırdı, böceklerin çiftleşmesini gözledi; çekirgeleri kesip açarak bunların üreme organlarını inceledi; ayrıca tavuklar yumurtladıktan sonra çeşitli zaman aralıklarıyla yumurtaları açarak civcivin gelişmesini gözledi; balıkların ve memelilerin gelişmesini de inceledi; ceninin beslenmesiyle ilgili belirli sonuçlara ulaştı.
Albertus Magnus’un bitkileri şekillerine göre sistematik olarak sınıflandırdı. Meyvelerin karşılaştırmalı bir incelemesini de yaptı, ısı ve ışığın ağaçların büyümesi üzerindeki etkilerini gözleyen ilk kişi oldu. Botanik konusundaki görüşleri arasında belki de en ilgi çekici olanı, mevcut bazı bitki tiplerinin diğerine dönüştürülebileceğine ve aşılama yoluyla yeni türlerin geliştirilebileceğine inanmasıydı.
Grosseteste ve Roger Bacon’da olduğu gibi Albertus’ta da, büyük beyinlerin Yunan biliminin daha önce fiziksel evren ile ilgili hiçbir sistematik çalışmasının bulunmadığı bir kültüre getirdiği canlanmaya verdiği tepkiyi gördük. Ancak Yunan biliminin gelmesinin, Hıristiyan ilahiyatçısı için bazı tehlikeler taşıdığına şüphe yoktu; bu bilim pagan bakış açısına sahipti ve vahiy ile gelen dine düşmandı. Ayrıca Grosseteste’nin kendisinin de fark ettiği gibi, Aristo felsefesinin birçok yönü, Hıristiyan Kilisesi’nin gerçekliğinden şüphe etmediği Kutsal Kitaplar ile çelişki halindeydi. O zaman, ne yapılacaktı? Grosseteste ve Albertus çapındaki imanı sağlam kişilerin bu kaynaklara ulaşmasından zarar gelmeyebilirdi; fakat başkaları söz konusu olduğunda, bunların inancı pagan etki altında sapkınlığa dönüşebilirdi. Açıkçası Hıristiyanlık ile Aristoculuk arasında kabul edilebilir bir senteze gereksinim vardı. Bunun çok zor bir iş olacağı kesindi; ancak bu görevi gereğince yapabilecek, yani Hıristiyan doktrini ile pagan düşünceyi kabul edilebilir şekilde kaynaştırabilecek uygun kişi olan Thomas Aquinas ortaya çıktı.

THOMAS AQUINAS
Napoli yakınlarındaki Aquina’nın Roccasecca kasabasında 1225 civarında doğan Thomas 14 – 15 yaşlarında girdiği Napoli Üniversitesi’nde gramer, mantık ve doğa bilimleri öğrendi. Yirmi yaşına gelince, ailesinin karşı çıkmasına rağmen Albertus Magnus gibi Dominikan rahibi oldu; zira on üçüncü yüzyılda Dominikanlar entellektüel hayatın önde gelen isimleriydi.
1256–1259 yılları arasında Paris’te ilahiyat kürsüsünde ders verdi. On yıl kadar İtalya’da kaldıktan sonra tekrar Paris’e dönerek ikici defa ilahiyat kürsüsünün başına geçti, bu alışılmamış bir şeydi ama geri dönme sebebi, İbn Rüşd’ün bağımsız düşüncesine eğilimli İbn Rüşd taraftarları ile gelenekçi Agustinus’cu Ortodoksluk taraftarları arasında Aristoculuk konusunda çıkmış olan tartışmalardı. Tartışılan en önemli konulardan birisi de, evrenin yaradılışıyla ilgiliydi ve Aquina’lı Thomas’a göre, evrenin zaman içinde bir noktada yaratılmış olup olmadığını anlamak için tek başına akıl yeterli değildi; çünkü felsefi bakış açısından, evrenin ebedi olmasını engelleyecek hiçbir şey yoktu. Bu konuda belirli bir karar almak için Kutsal Kitap’ta bulunan vahiye dayalı bilgilere başvurmak gereği açıktı. Aquina’lı Thomas bu tavrına rağmen İbn Rüşd taraftarlarıyla aynı kefeye konuldu ve onlarla birlikte suçlandı. Ölümünden bir yıl önce Napoli’ye dönerek burada, üniversitenin yakınında bir Dominikan Statium’u kurmuş ve orada, Hıristiyan teolojisi ile pagan felsefe arasında daha sıkı bir senteze ulaştığı polemikçi eserleri aracılığıyla, karşıtlarına hücum etmiş, yazılar yazmış ve ders vermişti.
Kendisi bilim adamı olmadığı halde, Aquina’lı Thomas yeni keşfedilen öğreti üzerinde yapılan entelektüel tartışmaların merkezi olan Paris’te aklı savundu. Neredeyse tek başına, ilahiyat fakültesinin gidişatını değiştirip Aristocu öğretiyle uzlaşmasını sağlamıştı. Bütün bilginin ilahi aydınlanmayla elde edilebileceği fikrine karşı çıktı, Tanrı’nın görünmeyen özelliklerinin, O’nun yarattığı görünür şeyler sayesinde görülebileceğine inandı. Gerçeğe ve kesinliğe akıl ile ulaşılabilirdi. Doğa alemi Tanrı’nın yazdığı bir kitaptı. Bütün bunlar, Aquina’lı Thomas’ın Yunan bilimine getirdiği dikkatli teolojik yorumlarla birleştiğinde, Ortodoks Hıristiyanların pagan felsefeden korkmaları için nedenleri olmaması anlamına gelmekteydi. Bilim söz konusu olduğunda Yunanlılar, Tanrı’nın yarattığı evreni açıklamaktaydı; ruhun kurtarılışı söz konusu olduğunda ise, Kilise ve Kutsal Kitap açıklayıcı otoriteydi. Ölümünden elli yıl sonra, Batı Katolik Kilisesi onu, kendini en iyi temsil eden eğitimci olarak görmeye başladı ve 1323’te azizlik mertebesine yükseltildi.

JOHN DUNS SCOTUS VE OCKHLMA’LI WILLIAM
Aziz Aquina’lı Thomas’ın yüreklendirdiği anlayış, önemli iki filozof tarafından geliştirildi. Bunlar, her ikisi de Fransiskan mezhebinden olan 1266 civarında İskoçya’da Duns’da doğan John Duns Scotus ve ondan yirmi yıl sonra Londra yakınlarında da doğan Ockham’lı William idi. Duns Scotus ( İskoçyalı Dun), deneyimi ve bilimsel muhakemeyi teolojiden ayırarak bilim adamının işini daha güvenli hale getirdi. En yüksek seviyedeki bilginin ancak insanın içindeki bilinç ile elde edilebileceğini söyledi ve sonsuz varlık olarak Tanrı’nın, fiziksel gözlem ile anlaşılmasının mümkün olamayacağını vurguladı.
Ockham’lı William, on dördüncü ve on beşinci yüzyıllarda Kuzey Avrupa üniversitelerindeki düşünceye egemen olan adcılık (nominalizm ) olarak bilinen felsefi öğretiyi başlattı. Bu öğreti tümeller hakkındaydı. Öğretinin ayrıntıları konumuzun dışında olmakla beraber, burada Ockham’lı William’ın öz ile varlık arasında gerçek bir ayırım olamayacağını kanıtlamış olduğunu kaydedebiliriz: bu tavır, XVII. ve XVIII. yüzyıllarda John Locke ve David Hume gibi filozofları etkilemeye kadar uzandı. Kendisi bugün, “Ockham’ ın usturası” olarak bilinen ekonomi ilkesiyle (ihtiyaç duyulmadıkça malların miktarı arttırılmamalıdır) hatırlanmaktadır. Ockham’lı William, Duns Scotus’un bir nesil önce ortaya koyduğu bilimsel bilgi ile vahiyle gelen bilgi arasında ki ayırımı daha ileri götürdü.
 Aristo felsefesine 1277 de getirilen yasak, bilimin vahiyle gelen dinden ayrılmasını tamamen olmasa da kısmen teşvik etti; bu ayrılma Aristo öğretisinin Hıristiyan dogmasına ters düşen yönleri üzerinde Aquina’lı Thomas’ın yaptığı yorumlara, daha sonraları duyulmaya başlayan saygı ile birleştiğinde, bilime ilgi duyan kişilere spekülasyon yapma ve hatta Aristocu bilime eleştirel gözle bakma cesaretini verdi. Bu durum özellikle Aquina’lı Thomas ile birlikte, Aristo’nun hareket eden cisimlerle ilgili öğretilerinde kendini gösterdi. Aristo’nun zorlanmış hareketle ilgili öğretileri üzerindeki spekülasyonlar 1349’a, Oxford’lu bir alim olan Bradwardin’e kadar devam etti. Bradwardin yazdığı “Oranlar Hakkında Risale” adlı eserinde; Aristo’nun hareket ettirici kuvvetin büyüklüğü, direnç gösteren ortamın gücü ve hareket eden cismin ulaştığı hız arasındaki kesin matematiksel ilişkileri tartışmaktaydı. Bradwardin, önce, Aristo’nun temel öğretisini tam olarak ifade edemedikleri için, daha önce verilen, bütün formüllerin yetersiz olduğunu göstermekle işe başladı. Aristo’ya göre hareket, hareket ettirici kuvvet dirençten büyük olduğu zaman meydana gelebilirdi; bütün formüller sınır şartlarında başarısızdı. Önceki formüllerin yetersizliğini kanıtladıktan sonra Bradwardin kendi çözümünü önerdi; burada değişken miktarların kuvvetlerine başvurmuştu. Bu çözüm, sorunu daha derin incelemelere açan bir adım oldu ve bir teorinin yanlışlanarak karşı bir teori oluşturulması yöntemiyle de bilimsel çalışmalarda yepyeni bir ufuk açtı. Daha sonra bu sorunla uğraşanlar tarafından, özellikle ünlü ve etki bir hoca olan Jean Buridan’ın öğrencisi Nicole Oresme tarafından kullanıldı.
Buridan, Fransa’nın kuzeyinde Béthune’de, 1295 civarında doğdu. Seküler bir rahipti, yani dini bir tarikat üyesi değildi. İki kere Paris Üniversitesi rektörü olduğu gibi, on dördüncü yüzyılın ilk yarısında fizik bilimleri konusunda yürütülen çalışmalar üzerinde çok büyük etkileri oldu.
Buridan’ın bizim için önemi, doğa olaylarını açıklamak için doğaüstü açıklamaların kullanılmasına açıkça karşı çıkması ve fiziksel evrende neden-sonuç ilişkilerinin bulunduğuna kuvvetle inanmasıdır; her şeyden önemlisi impetus (ivme) kavramını kullanarak, fırlatılan cisimlerle hareketiyle ilgili problemlerin çözümünü kolaylaştırmasıdır. Buridan’ın impetus kavramına bakışı, eylemsizliği cismin kendi içinde var olan bir şey olarak düşünen günümüz bakış açısına benzemektedir. Bu yaklaşım da gerçekten çok önemlidir.
Buridan’ın impetus teorisini gezegenlerin hareketlerine uygulamış olması ilgi çekicidir; Tanrı’nın gezegenleri yaratırken onlara impetus vermiş olabileceğini ileri sürmüştür. Bu doğaüstü bir açıklama gibi görünse de her gezegenin kendisine yol gösteren bir akıl sayesinde hareket ettiğini ileri süren Aristocu fikirden üstündür. Diğer taraftan, evrenin bütününün davranışına fizik temelli bir açıklama getirme yolunda önemli bir adım olup, daha sonraki düşünürleri ve özellikle, Buridan’ın öğrencisi Nicole Oresme’i açıkça etkilemiştir.

NICOLE ORESME
1320 civarında doğan Oresme, Paris Üniversitesi’nde öğrenim gördü. Astrolojiye şiddetle karşı çıkan Oresme, gökleri saate (o zamanlar mekanik saat Avrupa’ya henüz gelmemişti) benzeten ilk kişi olmakla beraber, Buridan’ın gezegenlere Tanrı tarafından impetus (ivme) verildiği şeklindeki fikrini kabul etmedi. Matematiği gezegenlerin ve diğer cisimlerin hareketine uyguladı; böylelikle Bradwardin’in çalışmasını genişletti. Çünkü fırlatılan cisimler probleminde değişken miktarın kuvvetleri için rasyonel sayılar yanında irrasyonel kuvvetleri de kullandı. İrrasyonel sayılar, basit kesirlerle gösterilemeyen sayılar olduğuna göre, evrenin davranışının ifadesinde de belli bir miktar sayısal belirsizlik olduğuna inandı. Bu onun, katı bir belirsizlik üzerine kurulmuş olduğunu savunduğu astrolojiye karşı cephe almasına yol açtı.
Oresme ayrıca, ağırlık merkezi kavramını evrendeki bütün cisimlere uyguladı ve bu konuda Buridan’ı izledi. Buridan, yeryüzündeki erozyonun Yer’in evrenin merkezinde olması gereken ağırlık merkezini değiştirmesine bağlı olarak, Yer’in uzaydaki konumunun da hafifçe, değiştiğini düşünmüştü. Oresme, uzayda, üzerinde canlıların yaşadığı başka dünyaların da var olabileceğini ileri sürdü; Bu fikrin çok büyük dini etkileri oldu. Bunu önerebilmiş olması, din ile bilimin birbirinden ne ölçüde ayrılmış olduğunu göstermektedir. Yine de Oresme ve diğerleri, radikal veya Ortodoks olmayan fikirleri bilim adına ortaya koyarken, bunların gerçeğin tasviri değil ancak birere spekülasyon olduğunu açık olarak belirtmek zorundaydı.
Oresme, yerdeki cisimlerin düşme hızının, kat etmiş oldukları yola değil, düşme zamanına bağlı olduğunu ileri sürdü; burada, eşit zamanlarda eşit hız artışını düşündüğü açıktır. Böylece, bizim bugün hızlanma oranı için kullandığımız ifadenin habercisi oldu. Hareketi, geometrik ve sayısal olarak inceleme yöntemleri üzerinde de yazdı; bu çalışmalar ancak yüzyıllar sonra meyvelerini verecekti.
Ortaçağ’ın sonlarında yapılan bilimsel çalışmalar, özellikle fizik bilimlerinde yoğunlaşmıştı. Çünkü bu alanı düşüncelerin açık olarak ifade edilebildiği ve spekülasyonun serbestçe yapılabildiği bir alandı. Diğer sahalarda, bütün bunlar daha zor, hatta imkansız olabilmekteydi. Bu çalışmalar daha sonraki yüzyıllarda, Rönesans olarak bilinen çağda ve sık sık Bilim Devrimi olarak adlandırılan dönemde de devam etti. Büyük ölçüde ortaçağın sonlarında çalışan bilim adamlarının sorgulayıcı tavrı üzerinde kurulmuş olan modern bilimin doğuşu da, en açık olarak fizik bilimlerinde görülecektir.
Batı ortaçağı, uygarlığın gelişim çizgisi üzerinde, gerekli bir dönemdi. Bu dönemde, kişinin düşünme yetisi bütün gücünü kullanarak, sorunsalları çoğaltmış, olabildiğince sergilemiştir. Soyut kavramların oluşturduğu ortamda yapılması gereken ne varsa yapılmıştır. Aklın karşısına tanrısal bir ışık gibi, dikilen inanç son sınırlarına vardırılmış, son sözünü söylemiştir. Artık, deney bilimleri tüm yetkisini kullanabilecek bir alanda kendini gösterme gücünü bulma yolundadır. Özellikle doğa olaylarının nedenleri, yasalar deneylerin ışığında sergilenme olanağına kavuşunca, tanrısal sanılan yönlendirici dogmaların etkinliği inandırıcılığını yitirmiş, boşlukta kalmıştır. Artık akıl özgürlüğe açılan yolda, geri dönülemez şekilde, hızla yürüyecektir.

Sonuç
Bütün bunların ışığında bizlere, tarih ve teoloji derslerinde Karanlık Ortaçağ diye sundukları dönem; aslında ustalar ve düşünürler tarafından, özgür düşünce ve bilimsel bilgiye giden yolun ilk taşlarının döşendiği döneme gebe olan zaman dilimi olduğunu da akıldan çıkarmamak gerekir.

Murat Şahin  - Habercem portalı 2017

Kaynakçalar:
1)        Ortaçağ Felsefesi; Fuat Özbilen, çalışması 2010
2)        Ortaçağ Felsefesi; İsmet Zeki Eyuboğlu, Pencere Yayınları 2002
3)        Tarihte Bilim; J. D. Bernal, Çeviri; Tonguç Ok, Evrensel Yayınları 2008
4)        Bilim Tarihi; Colin A. Ronan Çeviri; Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu – Prof. Dr. Feza Günergun, Tubitak Yayınları 2003
5)        Ortaçağ’dan çıkışta bilimin rolü; makalesi Eric J. Lerner Çeviri Rennan Pekünlü, Bilim ve Gelecek Dergisi 49. Sayı.
6)        Serin, Yusuf,  çalışmasından alıntılar.
7)        F. T. Salman, Bilimin Gelişim Tarihi, makalesinde alıntılar

İNSANLIK BUGÜNE NASIL GELDİ? - II- (ANTİK VE ORTAÇAĞ)


İNSANLIK BUGÜNE NASIL GELDİ? - II- (ANTİK VE ORTAÇAĞ)
“ Geometri bilmeyen bu eşikten içeri girmesin!”
(Platon’un Akademisinin kapsındaki levhada yazılı metinden)
ANTİKÇAĞ BATI UYGARLIĞI
Bilimin kökleri tarih öncesi devirlere dayansa da, bilimin akıl ile birlikte kullanılması daha ilk çağların başlarında görülse de, bilimin genel yolculuğunun bilimin felsefe ile kullanılmasıyla antik çağda başladığı kabul görür. Antik çağda felsefenin ayrı bir disiplin olarak ortaya çıkışı bilimsel çalışmalara yeni bir boyut getirmiştir. Bu dönemlerde bilimsel çalışmaların felsefi çalışmalardan ayrı düşünülmesi söz konusu değildi.  Daha önceki toplumlarda daha çok deney ve gözlemelere dayanan, sonradan düşüncenin de içine girmesiyle bir sitem içerisine sokulabilen bilim, antikçağda felsefe ile birlikte yürütülmesiyle teorik bir araştırma özelliğini kazanmıştır. İ.Ö. 600 yıllarına gelindikçe bilimsel etkinliğin yavaş, yavaş dinden koptuğu görülür. Bununla beraber antikçağda felsefe hiçbir zaman mitolojiden tam olarak ayrılamamış antikçağın çıkış noktasını da çoğu kez mitolojik kurgular oluşturmuştur. Fakat antikçağda aynı zamanda felsefe, bilimleri de temellendirecek şekilde, geniş bir çerçeve içinde ve hatta günümüz düşünce sistemini bile belirleyecek ölçüde ele alınmıştır. Antikçağda bilim, belli ilkelere dayanan, çoğunlukla metafizik türden bir sistemdi.  Bu sistemde deney ve gözlemin rolü oldukça sınırlı olsa da düşünce her zaman vardı. Bu anlayışın çarpıcı özelliklerini antik çağın bilime öneli filozoflarında bulmaktayız.
Antikçağda yaşanan bilimin felsefe ile yolculuğunu bu uzun serüven üç bölümden ele alınabilir.
1)   İyonya ve Sicilya (Bilim ve felsefe beraberliği)
2)   Atina (Düşüncenin ekolleşmesi)
3)   İskenderiye (Felsefenin bilimden ayrılışı)
Bu serüveni şimdilik burada başlık olarak belirmekle yetineceğim.

ROMA DÖNEMİ
Özellikle Roma egemenliğinin başlamasıyla felsefede duraklamanın ötesinde hızlı bir gerileme görülmüştür. Yalnızca toplum düzenine, yönetim egemenliğine ağırlık veren Roma İmparatorluğu son dönemlerinde ortaçağı başlatmak için gereken bütün baskıcı güçleri üretmiş, aygıtları oluşturmuştur. Roma yönetiminin baskısına karşı yavaş, yavaş gelişen direniş ortaçağın egemenlik belgesini yazmış, yasallaştırmış, İ.S. 395’te de yürürlüğe koymuştur. İşte kimi düşünürlerin ortaçağı İ.S. 395’le başlatmalarının nedeni de budur.
Ortaçağ, uygarlık tarihinde, gerekli bir dönemdir, kaçınılmazdır. Çok tanrıcı dönemden tektanrıcı döneme geçmeyen uluslarda, düşünsel anlamıyla, geçerli değildir. Eski inançlarını sürdüren bir Çinli, bir Hintli, bir Tibetli için ‘’ortaçağ’’ kavramının anlamı yoktur. Bu uluslarda ‘’ortaçağ’’ denince yalnızca tarihin belli bir süresi, evresi anlaşılır, zaman ölçüsü bakımından, düşünsel bir dönüşüm söz konusu edilemez.
Sanırım Ortaçağı, Doğu – Batı bütünlüğü, içinde inceleyerek karşılaştırmalı, eleştirel bir çalışma yapabilseydik çok daha yararlı olabilirdi.
Ancak Avrupa ortaçağını anlayabilmemiz için aynı tarih kesiminde doğuda yaşananlara kısaca da olsa bakmamız kaçınılmazdır.
 İskenderiye Kütüphanesi ve Müzesinin beşinci yüzyılın ikinci on yılında bir Hıristiyan ayaklanması sonucunda yakılıp yıkılmasıyla beraber değişik inanç ve felsefi görüş teki bütün bilim adamları, eserleri veya bunların kopyalarını yanlarına alarak İskenderiye’yi terk etmeye başlamışlardı.
Bu sıralarda bir Greko – Romen şehri olan Edessa, bu günkü Urfa’ da bir okul açılmıştı. Bu okul başlangıçta bir teoloji okulu olarak kurulmuş ise de, Nasturi Hıristiyanların cenneti haline gelmiştir. Nesturiler, beşinci yüzyılda İstanbul’da yaşayan ve İsa’nın insan ve tanrı özelliklerinin birbirinden ayrı olduğunu savunan patrik Nestorius’ un fikirlerine sadık olduklarından, Efes Konsil’indeki Ortodokslar tarafından heretik kabul edilmişlerdi. Ancak İran’ da ki Hıristiyan Kilisesi bu doktrini kabul etmiş ve Efes’te verilen mahkûmiyet kararına karşı çıkmıştı. Dolayısıyla, Nesturiler Edessa’da güven içinde yaşayabilirlerdi. Nesturiler bilim dünyası için, yalnızca Yunan bilim öğretisinin devamına yardım eden bilim adamları arasında bulundukları için değil, aynı zamanda birçok Yunan eserini Süryaniceye çevirerek yayılmasına katkıda bulundukları için önem taşır. Daha sonraları, İslamiyet’ in doğuşunu takiben, bu eserlerin Arapçaya çevrilmesine yardımcı oldukları için bilim adamı olarak şöhretleri devam etmiştir.

ORTAÇAĞDA UZAKDOĞU VE İSLAMDA BİLİM
Ortaçağ dediğimizde bulanık bir zaman dilimi anlamının belirdiğini görürüz, bu anlamın içeriği de dış yüzü gibi açık değildir, sislidir. Önce, düşünce akımları,  belli bir günde, belli bir olayla ortaya çıkmaz. Özellikle inançların en kesin, en açık sayılanları bile geçmişin derinliklerine gider, karanlıklar, sisler arasından gelir. Tarihçilerin anladığı ortaçağ ile düşünürlerin benimsediği ortaçağ arasında farklılıklar vardır.
Tarihçiler, genellikle, İ.S.395 – 1453 ya da İ.S.395 – 1492 yıllarının kapsadığı süreyi ortaçağ sayar, düşünürlerin onayladığı ortaçağ daha kısadır, bilimsel uyanışın, özellikle deney bilimlerinin, akıl ilkelerinin geçerlilik kazanmaya başladığı döneme kadar sürer.
Bu çalışmamız bu iki ortaçağdan ikincisini konu olarak alacaktır. Ortaçağ’ı bir düşünsel ortam olarak gördüğümüzde XIII. yy sonlarına doğru yerini bilimsel gelişmelerin egemenliğine bırakma zorunda kalmıştır. Ortaçağ dendiğinde belli ilkelere dayanan, belli sorunları işleyen, bu evrenden çok başka bir evrene bakan, duyulardan çok duyular üstü olana yönelen bir dönemi anlıyoruz.
 Evreni Tanrı yarattı; bu evren “ mahşer gününe “ dek var olacak.
Yine Tanrı bu evrendeki insanları iyi-kötü; yöneten-yönetilen gibi çeşitlemeleriyle yarattı.
Neden? Nedeni yok; Ortaçağ hâkim görüşünde neden-sonuç ilişkisi dikkate alınmadı. Olaylar “ öylesine “ oluyordu, çünkü Tanrı “ öyle “ olmasını istiyordu.  Bu dönemin başlıca özelliği ortaya attığı düşünce kurallarındaki ‘’değişmezliktir”, aklı inancın buyruğuna bırakmaktır.
Kimilerinin göklere çıkardığı, kimilerinin yerin dibine batırdığı ortaçağın olumlu, geliştirici yanları da vardır. Sanırım yanlışlık, ortaçağın düşünsel yapısından değil; devrini tamamlamış olan bu uygarlık kesimini günümüz de geçerli kılma girişimlerinden kaynaklanıyor. Ortaçağ kendi anlayış ortamında başarılıydı, kuşkusuz onun düşünsel bakımdan yapabileceği başka bir iş yoktu. Öte yandan, yine ortaçağ ilkçağa göre düşünsel yönden geri kalmıştı. Ancak onu geri bırakan düşünce odaklarının yaratıcıları da ilkçağ aydınlarıdır.
UZAKDOĞU BİLİMİ
Hindistan’da bilimin İ.Ö. 2300 yıllarında şimdiki Pakistan toprakları olduğu yerde yaşam bulduğu kabul görmektedir. Hint felsefesi sadece din ve kültür üzerinde etkili olmakla kalmamış, bilimsel çalışmalar da yön vermiştir.  Astronomi, takvim, dil, kimya, tıp, fizik ve matematik konularındaki çalışmaları ve katkıları önemlidir. Hint matematiğinin asıl başarısı on tabanlı sayı sistemini kullanmaları ve SIFIR sayısını bulmalarıdır. Böylece hesap daha kolay yapılır hale gelmiştir. Eski Hint hekimlerinin damar ve göz ameliyatları ünlüdür. Öte yanda insan bedeninin daha geniş açıdan incelenmesiyle ve kültürel değerlerle birlikte ortaya çıkartılan YOGA teknikleri günümüze kadar gelmiştir.
Çin’de eski dönemlerde başlayan kültürel ve bilimsel uğraşılar uzun yıllar aralıksız sürmüş ve diğer uygarlıklarda az rastlanır başarılar elde etmiştir. Çin resim yazısı, kağıt, barut, mıknatısın Kuzey Kutbu ile ilişkisi, ilk mekanik saatler, kan dolaşımı ve daha sonraki dönemlerde bulunan sismograf bunlardan birkaçıdır. Çin’de gerçek anlamda bilimin gelişmiş olduğun söylemek ise bunlara rağmen zordur. Batı dünyasında farklı olarak bilimsel yöntem üzerinde fazla düşünülmemiş bilimsel teorilerin deney ve gözlemlerle olan ilişkisine yeteri derecede önem verilmemiştir. Bu nedenle Çin biliminin batıdaki kadar sistematik üretken olmadığı düşünülebilir. Çin’de bilimsel teorilere ulaşılamamış olmasının açıkça belirtilmese de;  Çin’deki düşünce sistematiğinin farklı bir anlayış üzerinde kurulmuş olmasının etkisi olabilir.
Çin’de geometri çalışmaları İ.Ö.  IV. Yüzyılda yapılmış olsa da bu çalışmalar hiç ir zaman Öklit’te olduğu gibi ispatlı geometri halini almamıştır. Bunun nedeninin Çin mantığı ile Aristo mantığının farklı olmasıyla açıklanabilir. 
Çinli mantıkçılar matematiği de kendi kuralları içinde kurulması gereken bir alan olarak görmemişler, sadece yarara ve pratiğe yönelik problemler ve çözümlerle sınırlı kalmışlardır. Teknik buluşlar; fizik varlığın yapı ve özelliklerini araştırmaya yönelmemiş, doğrudan insan yararına kullanılmıştır. Bu nedenle bilimsel teknolojik gelişmelerden çok, aslını araştırma çabasından uzak kalınarak sadece pratik teknolojik gelişme ön plana çıkmıştır. Bu durum evrenin tanımlanması ve gerçeğin araştırılması bağlamında farklı olarak Tao ve Konfiçyüs gibi filozofların batı filozoflarından daha farklı düşünü ve bakış açılarında şekillenmiştir.
Orta Asya’nın bilime önemli katkısı olduğunu söylemek zordur.  Buradaki kavimlerin yerleşik düzene geçmelerinin çok sonraları olması, sıklıkla göç eden yaşam düzeninin hakim olmasından sistematik düşünme sistemi ve bilim gelişmemiştir. Ancak bilimin yayılması konusunda önemli katkıları söylenebilir. Ticaret, savaşlar, göç ve kolonizasyon hareketleri o zamanki bilimin taşınması ve yayılması bağlamında bir taşıyıcılık rolü ve faktörü olduklarını söyleyebiliriz.
Özellikle Türk boylarının İpek yolu ve Çin ile sürekli ilişki içerisinde olmaları buna örnek gösterilebilir. Bu arada Türk boylarının sosyal, devlet düzeni ve askeri (onlu sistem gibi)  kurma ve pratik açıdan yararlı bazı yöntemleri uygulamaları, savunma sistemlerinin gelişmesi bağlamında katkıları olduğu söylemek mümkündür.
İSLAM DÖNEMİ
“Halkın seviyesine (akıl, bilgi, bilinç) ininiz. ( Enzele ennası menzilekum)”
-         Hadis-i şerif -
Edessa’da ki okulun İ.S. 489 yılında kapanmasıyla buradaki bilim adamları İran’ın entelektüel merkezlerine göç ettiler ve çevirilerine devam ettiler.
Dokuzuncu yüzyıl, İslam Dünyasının bilimde Avrupa’da ve uzak doğudan çok daha ileriye gittiği bir dönemdir. Hatta İslam bilim dünyasındaki gelişme batı Hıristiyan dünyasını da önemli ölçüde etkilemiş ve dolayısıyla daha sonra oluşacak olan modern bilim sürecine katkısı olmuştur. Hıristiyanlığın antik felsefesiyle tanışmasında İslam dünyası aracı olmuş ve İslam dünyasındaki kimya, tıp, fizik, matematik, astronomi alanındaki gelişmeler gerek Bizans gerekse İspanya bölgesindeki ilişkilerle Avrupa’ya yansımış ve Rönesans’ı tetiklemiştir. Ayrıca Yunancadan Arapçaya, antik çağa ait birçok felsefi bilginin tercüme edilmesi Hıristiyan dünyasına o dönemin İslam dünyası aracılığı ile ulaşmıştır.
İslam dünyasının o dönemki ortak bilim dilinin Arapça olması nedeniyle bilim adamı ve düşünürlerin hangi ülke ve toplumlara ait olduklarını kesin olarak saptamakta zordur. Bu konuda farklı görüşler olmakla beraber, ortaçağ İslam biliminde Türkler ve İranlılar önemli rol oynarlar. Harezmi, Fergani, Uluğ bey, Mevlana, Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli, Fuzuli, Katip Çelebi, Kaşgarlı Mahmut, Farabi, İbni Sina, Biruni, Ömer  Hayyam, tarihte yer almış bilim ve felsefeye önemli katkıları olmuş İslam düşünürleri filozofları ve bilim adamlarıdır. İbni Sina’nın ‘Tıp Kanunu’ adlı kitabını özellikle anımsatmakta yarar vardır.
İslam biliminin batıyı etkilemesi; İslam dünyasının Hıristiyan dünyasını etkilemesi şu başlıklar altında özetlenebilir.
1)   Yunancadan Arapçaya ve sonra Arapçadan Latinceye yapılan tercümeler.
2)   Cebir ve trigonometrideki gelişmeler ve Arap sayı sistemi (Büyük ölçüde Hint uygarlığından alınmadır).
3)   Fizik biliminin İslam döneminde Yunan filozoflarının spekülatif yaklaşımlarının tersine daha deneysel bir mantık kazanması.
4)   Kimya dalındaki çalışmalarda daha bilimsel bir yola çıkılmasıdır.
İslam’ın ortaya çıkışı ile birlikte kültürel gelişmelerden çok dini vahiyler söz konusu olmaya başladı. Hz. Muhammed ve Emeviler devrinde bütün orta doğuyu içine alan ve buradan hem Doğu’ya hem de Batı’ya doğru genişleyen kutsal savaş başladı. Doğal olarak bu genişleme sürekli olamazdı. Abbasiler başa geçince, barış zamanında olduğu gibi bilim ve sanat yeniden teşvik edilmeye başlandı. Halife el-Memun başa geçtikten sonra, imanın mantıklı gerekçelerle desteklenebileceğine inanan bir gurup Müslüman’ın gerçekleştirdiği bir hareket olan Mütezile hareketine yakınlık gösterdi. Bu hareketin muhakeme yöntemleri daha önce Yunan ve İskenderiyeli filozoflar tarafından kullanılan yöntemlere dayandırılmıştı. Mütezile felsefesini geliştirmek için daha çok sayıda Yunan ve İskenderiye eserinin tercüme edilmesi gerekmekteydi; bunun üzerine El-Memun Bağdat’ta Beyt’ül-Hikme’yi (Hikmet Evi) kurdu ve burada, daha önce İran’a geçmiş olanlar da dâhil, çoğu Hıristiyan birçok çevirmeni bir araya topladı. Eski eserlerdeki astronomi bilgilerinin doğruluğunun kontrol edilebilmesi için rasathaneler kurdu. Böylece El-Memun ile İslam kültürel Rönesans’ı başlamış oldu. Bu kültürel Rönesans, daha sonra Batı için ve dolayısıyla modern bilim kavramlarının gelişmesi için son derece önemli olacaktı.
Hikmet Evi’nde, tercüme dışında çok değişik çalışmalar da yapıldı. Orada çalışan bilim adamları arasında ilk ve en etkili olanlarından biri, 801 de Yemen’deki Kindi kabilesinde doğan Ebu Yusuf el-Kindi idi.
El-Kindi; saf felsefe eğitiminin geliştirilmesini ve eski çağlarda toplanmış olan bilimsel bilgi birikimlerine tam olarak ulaşılması gerektiğini savunmaktaydı. Evrenin sonsuz geniş olduğuna, matematik bilgisinin her cins bilgiye ulaşmak için gerekli bir ön şart olduğuna inanmaktaydı. Aristo ve Platon’u okumuştu. Üçüncü yüzyılda yaşamış olan ve ileride ‘’Yeni Platonculuk’’ olarak tanınan akımın kurucusu olan filozof Plotinus’u da incelemişti. Yeni Platonculuk İslam dünyasını etkilediği gibi, bu hareketin belli başlı ilkeleri İslam inancında da görüldü. Bu felsefe, varlık kürelerinin bir hiyerarşiye sahip olduğunu öğretmekteydi; bu kürelerin en altta olanı zaman ve mekan içinde yer almakta ve duyularla his edilebilmekteydi. Her biri diğerinin içinden çıkan diğer küreler ise, zaman ve mekanın dışındaydı. Her küre derin düşünme arzusu içinde kendi üzerinde yer alan küreye dönerek kendi gerçekliğini oluşturmakta ve bu istek, kendi üzerindeki küre tarafından verilmekteydi. Böylece Yeni Platoncu evrenin özelliği, biri dışarıya açılan diğeri geriye dönen iki yönlü bir harekete sahip olmasıydı. Bir de, en yüksekteki küreden aşağıdakilere doğru inildiğinde, birlik giderek azalmaktaydı. Çünkü her küre, bir üstteki kürenin görüntüsü olduğundan, aşağıya doğru inildikçe, çeşitlilikte, ayrılmada ve sınırlamada artış olacağı açıktı; en alt seviyede zaman-mekan dünyamız atomlarına ayrılmaktaydı. Diğer bütün her şeyin içinden çıktığı en üstteki varlık küresinin kendisi de, mutlak ilkesinden çıkmaktaydı. Bu, diğer her şeyin ötesinde olduğu gibi, varlığında ötesindeydi ve ‘’Mutlak İlke‘’ olarak adlandırılabilirdi. Mutlak ilke, son derece basitti ve belirli özellikleri yoktu. Ancak aklın onunla birleşmesi söz konusu olduğunda fark edilebilirdi; bellekte tasarlanamaz ve tanımlanamazdı.
Yeni-Platoncu görüş derhal yakın ilgiyle karşılandı ve El-Kindi bunu İslami fikirlerle sıkı sıkıya bağdaştırdı. Yunan öğretisinin yeniden canlanmakta olduğu Beytü’l-Hikme’de ve Bağdat da Sünni Müslümanların, putperest bilgiye karşı çıkmalarını önlemek için felsefelerin birleştirilmesine büyük ihtiyaç vardı. Değişik bakış açılarının bir şekilde bağdaştırılması gerekmekteydi; El-Kindi bunu başardı. O, belki de tarihçilerin ifadesiyle “geriye dönük bir yenilikçiydi”, ama İslam bilimi içinde yeşerecek olan büyük entelektüel hareketi başlatmayı başarmıştı.
Rasathanelerin kurulması, Kordoba da 40.000 ciltlik bir kütüphanenin, Bağdat’ta El-Memun’un Hikmet Evi’nin, Kahire de Halife el-Hekim zamanında bir eğitim merkezi açılması ve nihayet Yunan astronomi eserlerinin gelmesiyle, İslam biliminin ve matematiğindeki ilerlemelerle sıkı sıkıya bağlantılı olan İslam astronomisinin gelişmesi için gerekli zemin artık hazırdı. XI. yüzyılda astronomi, matematik, biyoloji ve tıp bilimleri olmak üzere,  tepe noktaya ulaşacak bir gelişim içine girdi. 
İslam kültürüne mensup düşünür, coğrafyacı, doğa bilimci ve hekimler XII. yüzyıla kadar geçen süre içerisinde, insanlığın bilimsel bilgi birikimine önemli katkılarda bulundular. Bu, onların geç dönem ortaçağ batı dünyasına bıraktıkları mirasın bir kısmıdır. Diğer bir kısmı ise, Yunan bilim eserleridir; bu eserler bazen doğrudan doğruya bazen de İslam kültürünün kalburundan süzülerek batıya geçmiştir.
İlk dönem Müslümanları ve bütün İslam dünyası, bilimler üzerine çalışmış ve önemli katkılar getirmişse de, bu alandaki başarılı çalışmaları bir süre sonra çeşitli nedenlerden dolayı durmuş ve modern bilime ulaşamamışlardır.
700 yıllarında ortaya çıkan Mutezileler, aklın kullanılmasına çok önem verdiler ve inançların en derin noktalarının bile akıl sayesinde anlaşılabileceğini söylediler. Buna karşılık, bir kaç yüzyıl sonra ortaya çıkan Eşariler, aklın aşırı şekilde kullanımı ve dini dogmayla karıştırılmasını reddettiler. Yaklaşık iki yüzyıl boyunca, bu rakip okullar birbiriyle mücadele etti ve on ikinci yüzyılda İmam Gazali’nin; ‘’…söylenecek her şey söylenmiştir, bundan böyle tevhid kapanmıştır.’’ sözleriyle Eşarilerin düşünceleri galip geldi. Böylece, pasif kabullenme tavrı gelişti. Bu tavır ister istemez bağımsız bilimsel düşünceye karşıydı ve İslam kültüründeki bilimsel düşüncenin de sonu oldu.
İSLAM DÜNYASINDA BİLİMİN GERİLEMESİ
İslam dünyasının ortaçağdaki büyük atılım göstermesi ve Avrupa’daki ortaçağ karanlığına ışık tutmasına karşın, daha sonraki çağlarda aynı başarıyı göstermemesi çok ürkütücüdür. Nedenlerini kısmen yukarıdaki metinde satır aralarında anlatılmış; başlıca yanlış eğitim sistemi ile birlikte daha farklı başlıklar altında sıralanıp açıklanabilir.
Bu arada, İslam dünyasında felsefenin bilimsel çalışmalara istenen katkıyı sağlayamamasından, felsefe çalışmalarının hiç yapılmadığı anlamı çıkartılmamalıdır. İslam dünyasında felsefenin birçok alanında tasavvuf gibi, kelam gibi kelam gibi birçok felsefi ekolleri ve yöntemleri saymak mümkündür.
“ BİN YILLIK KAVGA
…İslam dünyası hala uzayan bir Ortaçağ'ın içinden geçiyor. Bu bin yıla yayılan uzun, acılı ve kanlı bir çağdır. İmam Gazali'nin (1058-1111) Bağdat Nizamiye Medresesi Müderrisliğini terk edip, Mekke'de iman tazeledikten sonra İslam'da içtihat kapısını kapatmasıyla başlayan karanlık bir, bin yıldır...
İmam Gazali'nin ünlü risalesi 'Tehatüful Felasife' yani ‘FelsefeninTutarsızlığı’nı’ yazarak başlattığı tutuculuk çağı... Kutsal kitaplar dışında hiçbir eser insanlık tarihinde bu kadar etkili olmamış ve trajik sonuçlar yaratmamıştır. İslam dünyasının yükselişini sonlandıran, bilimin ve felsefenin kâfirlik sayıldığı, insan aklının teslim alındığı büyük gericilik dönemi... ‘Aklın’ değil ‘naklin’ esas alındığı yıllar. Doğu dünyasının ilk siyaset bilimi kitabı olan 'Siyasetname'nin yazarı ünlü Selçuklu Veziriazamı Nizamül Mülk'ün saraya davet ederek Sultan Sencer'e danışman yaptığı Gazali, ümmeti; soru soran, eleştiren, itiraz eden bir kütle değil, itaat eden ve teslim olan bir topluluk olarak tanımlıyor. Gazali sadece günümüze kadar gelen egemen Sünni teolojisini kurmuyor, Şia öğretisi üzerinde de etkili oluyor. İçtihat (yorum, yeni kural koyma) kapısını kapatarak dinin akla ve bilime göre yorumlanmasının ve çağa uydurulmasının önünü kesiyor. Onu donduruyor ve böylece İslam dinini insanlığın tarihsel yürüyüşünün önünde bir engele dönüştürüyor. İbni Sina'yı, Farabi'yi kafirlikle suçluyor.
İmam Gazali'nin öğretisi, bugünün geri ve Batı'nın kölesi olan İslam dünyasını yaratan anlayıştır.
 İmam Gazali'ye en büyük itiraz yine İslam dünyasından Hanefi-Sünni öğretisinin içinden gelmiştir. Doğu'nun en büyük âlimlerinden, felsefeci ve yorumcu İbni Rüşt (1126-1198) Gazali'yi Endülüs'ten eleştiriyor ve onun görüşlerini mahkûm ediyor. Aynı zamanda Kordoba Kadısı olan ve Endülüs Sultanı Yusuf'a danışmanlık yapan İbni Rüşt, bilimin ve felsefenin kâfirlik olamayacağını, insan aklının özgür bırakılması gerektiğini, dini kuralların akıl ve mantıkla çelişmesi halinde akla göre yorumlanmasının doğru olacağı görüşünü savunuyor. Çünkü diyor İbni Rüşt; "İnsan aklı da Allah vergisi bir yetenektir" ve bu nedenle akla uygun olan, nakle (kutsal söz, vahiy) aykırı olamaz. İbni Rüşt Kurtuba'da (İspanya'nın bugünkü Kordoba kenti) Gazali'yi eleştiren ünlü reddiyesini yazıyor; 'Tehatüfül Tehafül' yani ‘Tutarsızlığın Tutarsızlığı'... İbni Rüşt felsefenin ve felsefecilerin gerçeğin bilgisine ulaşmanın yolunu açtığını, tutarsızlığın buna karşı çıkmak olduğunu söylüyor. Yazılı tarihin en önemli ve en büyük kavgalarından biridir. İbni Rüşt bu tartışmayı entelektüel ve felsefi düzeyde kazanıyor ama siyasal planda kaybediyor. Çünkü İslam dünyasının sultanları, halifeleri, şeyhleri itaat ve teslimiyeti savunan Gazali'yi destekliyorlar. İbni Rüşt unutulmaya terk ediliyor.
 Antik Çağ Grek bilimi ve felsefesi uzmanı olan, Aristo'dan Platon'a kadar çok sayıda felsefe ve bilim insanının eserlerine yorumlar yazan, onlara şerhler düşen İbni Rüşt'ün kitapları Latinceye çevriliyor. Batı, unuttuğu Antik Çağın bilim insanlarını ve felsefecilerini, yeniden İbni Rüşt'ün eserlerinden öğreniyor. Bu eserler Arapçadan Latinceye çevriliyor ve Batı'da Rönesans'ı başlatıyor. Batı İbni Rüşt'ün, Doğu ise İmam Gazali'nin yolundan gidiyor…”(8)
SON SÖZ
O Çağ’dan sonra üstünlüğü eline geçiren Hristiyan-Batı Dünyası bir daha da bu üstünlüğünü kaptırmadı. Uzakdoğu, modern çağda bu alanda önemli sıçramalar yaptı ve yapmayı sürdürüyor. Ne var ki Hristiyan-Batı fark ettiği bu sıçrama ve direnişleri her zaman hile, darbe, işgal, sindirme ve yok etmek de dahil farklı yöntemler; kullanarak durdurmaya çalıştı, çalışacaktır. Özellikle İslam dünyasında uygulanan eğitim programlar ve yöntemleri sonucu; makas tersine daha da açılmaktadır. İslam Dünyası daha uzun süre bu alanda geride kalma talihsizliğini kıramayacağı da benziyor.

Murat Şahin - Habercem portalı 2016

Kaynakçalar:
1)      Ortaçağ Felsefesi; Fuat Özbilen, çalışması 2010
2)      Ortaçağ Felsefesi; İsmet Zeki Eyüboğlu, Pencere Yayınları 2002
3)      Tarihte Bilim; J. D. Bernal, Çeviri; Tonguç Ok, Evrensel Yayınları 2008
4)      Bilim Tarihi; Colin A. Ronan Çeviri; Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu – Prof. Dr. Feza Günergun, Tubitak Yayınları 2003
5)      Ortaçağ’dan çıkışta bilimin rolü; makalesi Eric J. Lerner Çeviri Rennan Pekünlü, Bilim ve Gelecek Dergisi 49. Sayı.
6)      Serin, Yusuf,  makalesinden alıntılar.
7)      Salman, F. T.; Bilimin Gelişim Tarihi, makalesinde alıntılar.
8)       YANARDAĞ, Merdan,  (22.12.2012-Yurt Gazetesi)

İNSANLIK BUGÜNE NASIL GELDİ? - I


İNSANLIK BUGÜNE NASIL GELDİ?  - I
“Hayal etmek için zaman ayır, bu seni yıldızlara götürür.”
( İrlanda Atasözü )
YARATILIŞ MİTLERİ
Eski Ahit’e ( Tevrat) göre Tanrı dünyayı ve içindeki canlıları ( insan Adem ile Havva dahil) altı günde yarattı ve yedinci günde de dinlendi.
İrlandalı Başpiskopos Ussher (1625-1656) dünyanın başlangıcı için daha kesin tarih verir; İ.Ö. 27 Ekim 4004 sabah saat 09.00.
Ota Afrika’da yaşayan Boshongo kabilesine göre; başlangıçtan yalnız karanlık, su ve büyük tanrı Bumba vardı. Bir gün karnında bir acıyla kusarak güneşi çıkarır. Zamanla güneş suyun bir kısmını kurutur ve karaları ortaya çıkarır. Ancak Bumba hala acılar içindedir ve biraz daha kusar. Böylece ay, yıldızlar sonra leopar, timsah kaplumbağa ve sonunda insan ortaya çıkar.
Meksika ve Orta Amerika Mayaları da yaratılıştan önceki zamanlarda yalnızca deniz, gökyüzü ve yaratıcının olduğuna inanırlar ve anlatırlar. Maya söylencesine göre Yaratıcı – Tanrı çok mutsuzdur. Çünkü kendisine yalvaracak ve övecek kimse yoktur. Böylece dağları, bitkileri ve hayvanları yaratır. Ancak hayvanlar konuşamadığı için sonunda insanı yaratır. Önce onları topraktan, balçıktan ( çamur adam!) yaratır, ne var ki onlarda saçma sapan konuşurlar. Onların eriyip kaybolmalarına göz yumar. Bu kez de insanı ağaçtan  (odun adam!) yapar.  Ağaç insanlar donuktur o nedenle onları da yok etmeye karar verir ancak onlar ormana kaçarlar. Yol boyunca zarar görerek değişir ve bugün tanıdığımız Maymun’a  (şebek adam!) dönüşür. Bu başarısız deneyimlerden sonra yaratıcı – tanrı sonunda işe yarayacak adamın en uygun formülünü bulur ve onu sarı ve beyaz mısırdan (patlak adam!) yaratır.
Şimdi burada; Antik Ortadoğu, Antik Mısır, Antik Kafkas, Uzakdoğu Hint, Çin, Kore, Himalaya, Japon, Aborjin’lerin vb. yaratılış mitlerini anlatarak daha fazla kafanızı karıştırmayayım.
Bunlar gibi yaratılış mitleri bizimde burada konumuz olan doğa, evren ve insanla ilgili sorulara kendilerince yanıt bulmaya çalışmışlar.
Halbuki, günümüzde ulaşılan bilimsel bilgilere göre evrenin başlangıcı 13,7 milyar yıl öncesine dayanmaktadır.
NEDEN EVREN, DOĞA VE BİZ VARIZ, NEDEN HER ŞEY BÖYLEDİR?
“ İnsan ikilemde kalınca karar verme anı gelir, işte o an önemli olan doğrudan yana karar verebilmektir.”
( Karl Kraus – Avusturyalı yazar)
Bizim insanlık olarak bu soruları sorma ve yanıt arama yeteneğimiz Eski Anadolu Uygarlıklarından beri çok değişti ve gelişti. Geçtiğimiz yüzyılda da en yüksek düzeye erişti.
‘İnsan ırkı olarak bizler bilgi ve teknolojide bu kadar hızlı gelişim gösterdiğimize göre ve milyonlarca yıldan beri dünya üzerinde var isek bu süre içerisinde çok daha gelişmiş olmamız gerekmiyor muydu (?)’sorusunu kendisine her halde sormalıydı.
Sanki buna verilebilecek yanıtlarda; ya evren yeni yaratılmış ya da insanın kozmik tarih içerisinde bu erende minnacık bir yer işgal ediyor gibi geliyor.
Evrenin bir başlangıcına olduğuna dair ilk kanıtı da 1920 da Edwin Hublbe’nın California Wilson dağında 2,5 metrelik teleskopu ile yaptığı gözlemlere dayanıyordu.
Arthur Eddington 1931 de evreni genişlemekte olan bir balonun yüzeyine benzeterek ve “ …galaksilerde balonun yüzeyindeki noktalardır.” diyerek Hubble’ın varsayımını desteklemiştir. Bu da uzaktaki galaksilerin yakın olanlara göre neden daha hızla uzaklaştıklarını açıkça anlatmaktadır.
Peki, filmi geriye sarsak ve günümüzden büyük patlamanın olduğu ana geri dönebilseydik ne görürdük?  Yavaş, yavaş sönen ve küçülen bir balon ve sonunda boşlukta bir bezelye tanesi kadar yer kaplayan bir şey (!) hatta daha da küçük, günümüzde İsviçre – CERN’e bulmaya çalışılan HİGS BOZON’u yani TANRI PARÇACIĞI mı olurdu?
DEHŞET ! DEHŞET ! DEHŞET !

ESKİ ZAMANLARDAN BU YANA BİR YOLCULUK YAPALIM MI?
“ Bir savaş vardır ki, o savaşta her kes yenilir. Bu, zamana karşı savaştır.”
( Carlos Castaneda Amarika’lı yazar)
Böylece, açıklamaya çalışacağım insanlığın bilgi ve bilimdeki evrim serüvenini şimdilik üç bölüm halinde ele almaya çalışacağım.
·        Birinci bölüm olan bu kesiti daha çok bir giriş olarak ele alacağım.
·        İkinci boyutu ağırlıklı olarak Ortaçağ dönemindeki bilimsel sıçrama, gelişme, düşünce ve önemli düşünürleri ele alınacaktır.
·        Üçüncü bölüm veya evrede ise Ortaçağ sonrası bilimsel bilgideki dur durak bilmeyen gelişmeleri, sıçramaları ve modern bilimin doğuşunu irdelemeye ve aktarmaya çalışacağım.
Eski zamanlarda doğanın düzeninin nasıl işlediğini anlayamayan insanlar, yaşamlarının her alanına hükmetmesi için Tanrılar tasarlamışlardı.
Aşk ve savaş tanrıları, güneş, yeryüzü ve gökyüzü tanrıları, yağmur ve gök gürültüsü tanrıları vb. vardı. Tanrılar memnun edilmişse insanlara iyi hava, barış ihsan edilir, kötülük, hastalık ve felaketlerden korunurdu. Ancak memnu edilmezlerse; kuraklık, savaş, salgın kısacası felaketler olurdu.
Doğadaki neden-sonuç ilişkisi anlaşılamadığı için bu Tanrılar çok gizemliydi ve insanlar onların merhametine kalmışlardı.
SONRA NE OLDU?
“ Her miyop da hani gözlük kullanmaz.”
( Werner Wagner Alman Pisikiyatr)
Bundan 2600 yıl kadar önce Anadolulu – Milet’li Thales (İ.Ö. 624-546) ile birlikte bu durum değişmeye başladı. Doğanın izlediği tutarlı ilkelerin anlaşılabilir olduğu düşüncesi ilk kez o zaman doğdu.
Böylece tanrıların hükümdarlığı anlayışı yerini, doğanın yasaları tarafından ve bir gün asıl okunacağını öğreneceğiniz bir plana göre yaratılan bir evren anlayışının aldığı o uzun yolculuk başladı.
Elimizdeki bilgilere göre doğa yasası diyebileceğimiz ilk matematik formülü bulan ve günümüzde onun ad ile ünlenen İyonya’lı Phytagoras’tır (İ.Ö. 580 -490).Ünlü kuramı biliriz; bir dik üçgende hipotenüsün karesi, diğer iki kenarın karelerinin toplamına eşittir.
Antikçağın en önemli fizikçisi Arshimedes (İ.Ö. 287-212) tarafından formüle edilmiş 3 yasa oluşmuştur ki şöyledir.
1)    Kaldıraç yasası
2)    Sıvıların kaldırma yasası
3)    Yansıma yasası
Ancak Arshimedes bunlara ne yasa dedi ne de bunları gözlem ve ölçümlere dayanan verilerle açıkladı.
İyon etkisi yayıldıkça, evrenin gözlem ve mantık yoluyla anlaşılabilen bir iç düzeneğe sahip olduğunu fark eden başkaları da çıktı. Thales’in bir arkadaşı belki de öğrencisi olan Anaksimendros ( İ.Ö. 610-546) yeni doğan bebeklerin ne kadar çaresiz olduklarına bakarak, ilk insanın yeryüzünde bir bebek olarak ortaya çıkması durumunda, hayatta kalamayacağını savundu. İnsanın evrim halkasının ne olabileceğini düşünen Anaksimendros, insanların bebekleri daha güçlü olan diğer hayvanlardan evrimleştiği varsayımını ileri sürer.
Aynı sıralarda Yunanistan’ın kuzeyindeki bir İyon kolonisinde yaşayan Demokritos (İ.Ö. 460-370) bir nesneyi kırarak veya keserek parçalara ayrıştırdığına neler olduğuna dair kafa yoruyor. Bu işlemin sonsuza kadar yapılamayacağına inanıyordu. Canlı varlıklar da dahil olmak üzere her nesnenin kırılmaz veya kesilmez temel parçacıklarından oluştuğunu öne sürüyordu. Bu en küçük parçacığa Yunanca bir sıfat olan ve kesilemez anlamına gelen “ atom” adını verdi.
Aristarkhos (İ.Ö. 310-230); bizim everenin merkezinde yaşayan özel varlıklar değil, yalnızca yalnızca sıradan varlıklar olduğumuza dair devrimci düşüncesinin sahibi, İyonya’nın son bilim insanlarındandır. Onun sadece bir hesaplaması günümüze aktarılabilmiştir. Ay tutulması sırasında Dünya’nın Ayı’n üzerine düşen gölgesinin büyüklüğüne dair dikkatli gözlemlerinin karmaşık bir geometrik analizi olduğunu saptamıştır.
Evet, “ evren” yasalar ve ilkeler tarafından yönetilen bir makinedir. Bu yasalar ki insan zihni tarafından biraz önce bahsettiğim kronoloji içinde zamanla algılanabilmiştir.
Bu yasaların keşfi için insan türünün n büyük keşfidir, dersek sanırım abartmış olmayız. Bu gün doğa yasaları dediğimiz bu keşifler evreni ve bizi açıklayabilmek için sırtımızı dayayabileceğimiz en önemli dayanaklardandır.
Doğa hakkındaki bazı yorumları oldukça yüksek bir kavrayışa sahip olsa da Antik Yunan dönemine ait görüşlerin çoğu çağımızda geçerli sayılan bilimsel bilgi ve bilim için yeterli değildi.  Öncelikle Yunan uygarlığı bilimsel yöntemi daha bilmediklerinden kuramları deneysel olarak doğrulamayı veya yanlışlamayı geliştirememişlerdi.
Yunanlıların Hıristiyan ardılları ise, evrenin onlara ilgisiz kalan doğa yasaları tarafından yönetildiği görüşünü reddettiler. Ayrıca inançları gereği insanın bu evrenin merkezinde bir yere sahip olmadığı düşüncesini de reddettiler. Ortaçağda tutarlı bir felsefe sistemi olmasa da genel eğilim evrenin  Tanrının  kaynaklı niteleniyor ve kabul ediliyordu.
Gerçekten de 1277 de Paris Başpiskoposu Tempier, XXI. Papa Johannes’in talimatları üzerine harekete geçerek 219 maddelik bir lanetlenecek günahlar ve sapkınlıklar listesi yayımladı. Sapkınlıklar arasında doğanın yasalarının Tanrısal olmadığının iddia edilmesi de vardı.
Doğa yasaları kavramı XVII. Yüzyılda ortaya çıkmış ve bu düşünceyi modern bilim alanında ilk kavrayan Kepler olmuştur.
Galilei (1564-1642);  bilimsel çalışma ve önermelerinde bile “ yasa” sözcüğünü kullanmamış sadece bir kısmında bundan söz etmiştir. Bu sözcüğü kullansın veya kullanmasın Galilei birçok yasanın açığa çıkmasını sağlamış, bilimin temelinin gözleme dayandığını ve bilimin amacının da fiziksel fenomenler (olay) arasında var olan nicel ilişkilerin araştırması olduğunu savunmuştur. Ancak doğa yasaları kavramını bu gün anladığımız haliyle açık ve ayrıntılı bir biçimde formüle eden ilk kişi Rene Descartes (1596-1650) olmuştur…

“ Bir uçurumu iki sıçrama ile geçemezsiniz.”
( Çin Atasözü)

Murat Şahin Habercem portalı 2015

Kaynakçalar
1)        Ortaçağ Felsefesi, Fuat Özbilen çalışması 2010
2)        Ortaçağ Felsefesi; İsmet Zeki Eyuboğlu, Pencere Yayınları 2002
3)        Tarihte Bilim J. D. Bernal Çeviri,Tonguç Ok, Evrensel Yayınları 2008
4)        Bilim Tarihi; Colin A. Ronan Çeviri Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu, Prof. Dr. Feza Günergun, Tubitak Yayınları 2003,
5)        Ortaçağ’dan çıkışta bilimin rolü,  makalesi Eric J. Lerner Çeviri Rennan Pekünlü Bilim ve Gelecek Dergisi 49. Sayı
6)        Serin, Yusuf;  çalışmasından alıntılar.
7)        Özcan, Hulki;  Derin Düşünce, makalesinde alıntılar.

İnsan doğuştan kötü müdür?

İnsan doğuştan kötü müdür? “ Her ne arar isen, kendinde ara.” Hacı Bektaşı Veli ” Kendisini olduğu gibi kabul etmeyen tek varl...