İNSANLIK BUGÜNE NASIL GELDİ? - I


İNSANLIK BUGÜNE NASIL GELDİ?  - I
“Hayal etmek için zaman ayır, bu seni yıldızlara götürür.”
( İrlanda Atasözü )
YARATILIŞ MİTLERİ
Eski Ahit’e ( Tevrat) göre Tanrı dünyayı ve içindeki canlıları ( insan Adem ile Havva dahil) altı günde yarattı ve yedinci günde de dinlendi.
İrlandalı Başpiskopos Ussher (1625-1656) dünyanın başlangıcı için daha kesin tarih verir; İ.Ö. 27 Ekim 4004 sabah saat 09.00.
Ota Afrika’da yaşayan Boshongo kabilesine göre; başlangıçtan yalnız karanlık, su ve büyük tanrı Bumba vardı. Bir gün karnında bir acıyla kusarak güneşi çıkarır. Zamanla güneş suyun bir kısmını kurutur ve karaları ortaya çıkarır. Ancak Bumba hala acılar içindedir ve biraz daha kusar. Böylece ay, yıldızlar sonra leopar, timsah kaplumbağa ve sonunda insan ortaya çıkar.
Meksika ve Orta Amerika Mayaları da yaratılıştan önceki zamanlarda yalnızca deniz, gökyüzü ve yaratıcının olduğuna inanırlar ve anlatırlar. Maya söylencesine göre Yaratıcı – Tanrı çok mutsuzdur. Çünkü kendisine yalvaracak ve övecek kimse yoktur. Böylece dağları, bitkileri ve hayvanları yaratır. Ancak hayvanlar konuşamadığı için sonunda insanı yaratır. Önce onları topraktan, balçıktan ( çamur adam!) yaratır, ne var ki onlarda saçma sapan konuşurlar. Onların eriyip kaybolmalarına göz yumar. Bu kez de insanı ağaçtan  (odun adam!) yapar.  Ağaç insanlar donuktur o nedenle onları da yok etmeye karar verir ancak onlar ormana kaçarlar. Yol boyunca zarar görerek değişir ve bugün tanıdığımız Maymun’a  (şebek adam!) dönüşür. Bu başarısız deneyimlerden sonra yaratıcı – tanrı sonunda işe yarayacak adamın en uygun formülünü bulur ve onu sarı ve beyaz mısırdan (patlak adam!) yaratır.
Şimdi burada; Antik Ortadoğu, Antik Mısır, Antik Kafkas, Uzakdoğu Hint, Çin, Kore, Himalaya, Japon, Aborjin’lerin vb. yaratılış mitlerini anlatarak daha fazla kafanızı karıştırmayayım.
Bunlar gibi yaratılış mitleri bizimde burada konumuz olan doğa, evren ve insanla ilgili sorulara kendilerince yanıt bulmaya çalışmışlar.
Halbuki, günümüzde ulaşılan bilimsel bilgilere göre evrenin başlangıcı 13,7 milyar yıl öncesine dayanmaktadır.
NEDEN EVREN, DOĞA VE BİZ VARIZ, NEDEN HER ŞEY BÖYLEDİR?
“ İnsan ikilemde kalınca karar verme anı gelir, işte o an önemli olan doğrudan yana karar verebilmektir.”
( Karl Kraus – Avusturyalı yazar)
Bizim insanlık olarak bu soruları sorma ve yanıt arama yeteneğimiz Eski Anadolu Uygarlıklarından beri çok değişti ve gelişti. Geçtiğimiz yüzyılda da en yüksek düzeye erişti.
‘İnsan ırkı olarak bizler bilgi ve teknolojide bu kadar hızlı gelişim gösterdiğimize göre ve milyonlarca yıldan beri dünya üzerinde var isek bu süre içerisinde çok daha gelişmiş olmamız gerekmiyor muydu (?)’sorusunu kendisine her halde sormalıydı.
Sanki buna verilebilecek yanıtlarda; ya evren yeni yaratılmış ya da insanın kozmik tarih içerisinde bu erende minnacık bir yer işgal ediyor gibi geliyor.
Evrenin bir başlangıcına olduğuna dair ilk kanıtı da 1920 da Edwin Hublbe’nın California Wilson dağında 2,5 metrelik teleskopu ile yaptığı gözlemlere dayanıyordu.
Arthur Eddington 1931 de evreni genişlemekte olan bir balonun yüzeyine benzeterek ve “ …galaksilerde balonun yüzeyindeki noktalardır.” diyerek Hubble’ın varsayımını desteklemiştir. Bu da uzaktaki galaksilerin yakın olanlara göre neden daha hızla uzaklaştıklarını açıkça anlatmaktadır.
Peki, filmi geriye sarsak ve günümüzden büyük patlamanın olduğu ana geri dönebilseydik ne görürdük?  Yavaş, yavaş sönen ve küçülen bir balon ve sonunda boşlukta bir bezelye tanesi kadar yer kaplayan bir şey (!) hatta daha da küçük, günümüzde İsviçre – CERN’e bulmaya çalışılan HİGS BOZON’u yani TANRI PARÇACIĞI mı olurdu?
DEHŞET ! DEHŞET ! DEHŞET !

ESKİ ZAMANLARDAN BU YANA BİR YOLCULUK YAPALIM MI?
“ Bir savaş vardır ki, o savaşta her kes yenilir. Bu, zamana karşı savaştır.”
( Carlos Castaneda Amarika’lı yazar)
Böylece, açıklamaya çalışacağım insanlığın bilgi ve bilimdeki evrim serüvenini şimdilik üç bölüm halinde ele almaya çalışacağım.
·        Birinci bölüm olan bu kesiti daha çok bir giriş olarak ele alacağım.
·        İkinci boyutu ağırlıklı olarak Ortaçağ dönemindeki bilimsel sıçrama, gelişme, düşünce ve önemli düşünürleri ele alınacaktır.
·        Üçüncü bölüm veya evrede ise Ortaçağ sonrası bilimsel bilgideki dur durak bilmeyen gelişmeleri, sıçramaları ve modern bilimin doğuşunu irdelemeye ve aktarmaya çalışacağım.
Eski zamanlarda doğanın düzeninin nasıl işlediğini anlayamayan insanlar, yaşamlarının her alanına hükmetmesi için Tanrılar tasarlamışlardı.
Aşk ve savaş tanrıları, güneş, yeryüzü ve gökyüzü tanrıları, yağmur ve gök gürültüsü tanrıları vb. vardı. Tanrılar memnun edilmişse insanlara iyi hava, barış ihsan edilir, kötülük, hastalık ve felaketlerden korunurdu. Ancak memnu edilmezlerse; kuraklık, savaş, salgın kısacası felaketler olurdu.
Doğadaki neden-sonuç ilişkisi anlaşılamadığı için bu Tanrılar çok gizemliydi ve insanlar onların merhametine kalmışlardı.
SONRA NE OLDU?
“ Her miyop da hani gözlük kullanmaz.”
( Werner Wagner Alman Pisikiyatr)
Bundan 2600 yıl kadar önce Anadolulu – Milet’li Thales (İ.Ö. 624-546) ile birlikte bu durum değişmeye başladı. Doğanın izlediği tutarlı ilkelerin anlaşılabilir olduğu düşüncesi ilk kez o zaman doğdu.
Böylece tanrıların hükümdarlığı anlayışı yerini, doğanın yasaları tarafından ve bir gün asıl okunacağını öğreneceğiniz bir plana göre yaratılan bir evren anlayışının aldığı o uzun yolculuk başladı.
Elimizdeki bilgilere göre doğa yasası diyebileceğimiz ilk matematik formülü bulan ve günümüzde onun ad ile ünlenen İyonya’lı Phytagoras’tır (İ.Ö. 580 -490).Ünlü kuramı biliriz; bir dik üçgende hipotenüsün karesi, diğer iki kenarın karelerinin toplamına eşittir.
Antikçağın en önemli fizikçisi Arshimedes (İ.Ö. 287-212) tarafından formüle edilmiş 3 yasa oluşmuştur ki şöyledir.
1)    Kaldıraç yasası
2)    Sıvıların kaldırma yasası
3)    Yansıma yasası
Ancak Arshimedes bunlara ne yasa dedi ne de bunları gözlem ve ölçümlere dayanan verilerle açıkladı.
İyon etkisi yayıldıkça, evrenin gözlem ve mantık yoluyla anlaşılabilen bir iç düzeneğe sahip olduğunu fark eden başkaları da çıktı. Thales’in bir arkadaşı belki de öğrencisi olan Anaksimendros ( İ.Ö. 610-546) yeni doğan bebeklerin ne kadar çaresiz olduklarına bakarak, ilk insanın yeryüzünde bir bebek olarak ortaya çıkması durumunda, hayatta kalamayacağını savundu. İnsanın evrim halkasının ne olabileceğini düşünen Anaksimendros, insanların bebekleri daha güçlü olan diğer hayvanlardan evrimleştiği varsayımını ileri sürer.
Aynı sıralarda Yunanistan’ın kuzeyindeki bir İyon kolonisinde yaşayan Demokritos (İ.Ö. 460-370) bir nesneyi kırarak veya keserek parçalara ayrıştırdığına neler olduğuna dair kafa yoruyor. Bu işlemin sonsuza kadar yapılamayacağına inanıyordu. Canlı varlıklar da dahil olmak üzere her nesnenin kırılmaz veya kesilmez temel parçacıklarından oluştuğunu öne sürüyordu. Bu en küçük parçacığa Yunanca bir sıfat olan ve kesilemez anlamına gelen “ atom” adını verdi.
Aristarkhos (İ.Ö. 310-230); bizim everenin merkezinde yaşayan özel varlıklar değil, yalnızca yalnızca sıradan varlıklar olduğumuza dair devrimci düşüncesinin sahibi, İyonya’nın son bilim insanlarındandır. Onun sadece bir hesaplaması günümüze aktarılabilmiştir. Ay tutulması sırasında Dünya’nın Ayı’n üzerine düşen gölgesinin büyüklüğüne dair dikkatli gözlemlerinin karmaşık bir geometrik analizi olduğunu saptamıştır.
Evet, “ evren” yasalar ve ilkeler tarafından yönetilen bir makinedir. Bu yasalar ki insan zihni tarafından biraz önce bahsettiğim kronoloji içinde zamanla algılanabilmiştir.
Bu yasaların keşfi için insan türünün n büyük keşfidir, dersek sanırım abartmış olmayız. Bu gün doğa yasaları dediğimiz bu keşifler evreni ve bizi açıklayabilmek için sırtımızı dayayabileceğimiz en önemli dayanaklardandır.
Doğa hakkındaki bazı yorumları oldukça yüksek bir kavrayışa sahip olsa da Antik Yunan dönemine ait görüşlerin çoğu çağımızda geçerli sayılan bilimsel bilgi ve bilim için yeterli değildi.  Öncelikle Yunan uygarlığı bilimsel yöntemi daha bilmediklerinden kuramları deneysel olarak doğrulamayı veya yanlışlamayı geliştirememişlerdi.
Yunanlıların Hıristiyan ardılları ise, evrenin onlara ilgisiz kalan doğa yasaları tarafından yönetildiği görüşünü reddettiler. Ayrıca inançları gereği insanın bu evrenin merkezinde bir yere sahip olmadığı düşüncesini de reddettiler. Ortaçağda tutarlı bir felsefe sistemi olmasa da genel eğilim evrenin  Tanrının  kaynaklı niteleniyor ve kabul ediliyordu.
Gerçekten de 1277 de Paris Başpiskoposu Tempier, XXI. Papa Johannes’in talimatları üzerine harekete geçerek 219 maddelik bir lanetlenecek günahlar ve sapkınlıklar listesi yayımladı. Sapkınlıklar arasında doğanın yasalarının Tanrısal olmadığının iddia edilmesi de vardı.
Doğa yasaları kavramı XVII. Yüzyılda ortaya çıkmış ve bu düşünceyi modern bilim alanında ilk kavrayan Kepler olmuştur.
Galilei (1564-1642);  bilimsel çalışma ve önermelerinde bile “ yasa” sözcüğünü kullanmamış sadece bir kısmında bundan söz etmiştir. Bu sözcüğü kullansın veya kullanmasın Galilei birçok yasanın açığa çıkmasını sağlamış, bilimin temelinin gözleme dayandığını ve bilimin amacının da fiziksel fenomenler (olay) arasında var olan nicel ilişkilerin araştırması olduğunu savunmuştur. Ancak doğa yasaları kavramını bu gün anladığımız haliyle açık ve ayrıntılı bir biçimde formüle eden ilk kişi Rene Descartes (1596-1650) olmuştur…

“ Bir uçurumu iki sıçrama ile geçemezsiniz.”
( Çin Atasözü)

Murat Şahin Habercem portalı 2015

Kaynakçalar
1)        Ortaçağ Felsefesi, Fuat Özbilen çalışması 2010
2)        Ortaçağ Felsefesi; İsmet Zeki Eyuboğlu, Pencere Yayınları 2002
3)        Tarihte Bilim J. D. Bernal Çeviri,Tonguç Ok, Evrensel Yayınları 2008
4)        Bilim Tarihi; Colin A. Ronan Çeviri Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu, Prof. Dr. Feza Günergun, Tubitak Yayınları 2003,
5)        Ortaçağ’dan çıkışta bilimin rolü,  makalesi Eric J. Lerner Çeviri Rennan Pekünlü Bilim ve Gelecek Dergisi 49. Sayı
6)        Serin, Yusuf;  çalışmasından alıntılar.
7)        Özcan, Hulki;  Derin Düşünce, makalesinde alıntılar.

Anadolu'da horoz kültü



Anadolu'da horoz kültü

Horoz Anadolu da yaygın olarak dini Motiflerde kullanılmıştır. Doğu Anadolu’da yaşayan Yezidiler, Malik-i Taus'u Horoz şeklinde betimlerler.

Dilimizde
Horozlanmak!
Kart horoz!
Horozuna kışa demek!
Horozunu ürkütmek!
Horozuna kravat takmak ( argodan ).
Vakitsiz öten horoz!
Her horoz kendi çöplüğünde öter!

Benzeri yüzlerce deyim vardır.
Neden başka kuşlara aynı iltifatlarda bulunulmamış da horoza bu ayrıcalık verilmiştir?
Birlikte irdeleyelim.

Galatlar kimdir?

Hint-Avrupa kavimlerinden biri olan Keltler’in ilk izlerine M.Ö.600 sıralarında Güney Fransa’da rastlanmaktadır. Daha sonraları İsa’nın doğumundan önceki yüzyıllarda Keltler (Galatlar) bütün Avrupa’ya yayılmış ve bir bölümü Kuzey İtalya’da diğer bölümü Alp ve Pirene Dağları ile Ren Irmağı arasında kalan ve Belçika’ya değin uzanan bölge içinde oturmuşlardır.
Keltler’e Hellenler Keltai ya da Keltoi, Romalılar ise Galli (tekil hali Gallus) derlerdi. M.Ö. 278/277 yılında üç büyük boy halinde Anadolu’ya akın edip sonraları Kızılırmak yayı içinde ve Ankara ile Pessinus yörelerinde oturan Keltler’i ise Hellenler Galatai (tekil hali Galates) adı ile anıyorlardı.
Orta Anadolu’da yaşayan Keltler ( Galatlar ) Ankara Keçisi ve Ankara Tavşanını zaman, zaman totemleri arasında almışlar.
Şimdi diyeceksiniz ki Galatlarla Horozun ne ilgisi var?

Galatlar Anadolu’ya kara ve denizyolu ile gelirler. Anadolu da birçok kavmin Çift başlı Kartal, İnsan başlı kanatlı Aslan, Geyik, Hititlerin Güneş diagramı gibi totemlerinin yanında Galatların ( Keltlerin ) inanç totemleri de Horoz dur. Galatlar gemilerinin ön kısmına kötülüklerden koruması bağlamında görkemli Horoz figürleri bulundurulurmuş.
Gallo aynı zamanda Latince Horoz demektir. Latinler bu sözcüğü Galatların kuşu, tavuğu, sembolü anlamında kullanmış olmasınlar?
Son yerleşim yerleri ise Denizli’den itibaren İzmir özelliklede Foça’dır.
İstanbul’un Galata semtini ve Galata Kulesini 1348 yılında Cenevizliler inşa ederler. Cenevizlilerin ( İtalya - Cenova’lı ) Galata’ya yerleşmeleri ise 11. yüzyıl sonlarıdır.
Keltlerin Anadolu’yu terk etmelerinden neredeyse bin yıl sonradır.
Antik çağdaki adı Sykai ya da Sykaena (incirlik) olan Galata, kimi kaynaklarda Sykudis olarak geçer. Bu dönemde Galata'nın surlarla çevrili küçük bir kasaba olduğu, bir kilisesi, bir hamamı, bir tiyatrosu, beş değirmeni, 400 hanesi, 40 şehir muhafızı bulunduğu yazılır.

"Gala" sözcüğü Rumca "süt" anlamına gelir Galata'nın adının semtteki süt mandıralarına gönderme yaparak türetildiği söylenirse de bu görüşü destekleyen tarihsel kanıtlar, belgeler yoktur.

Galata'nın İtalyanca "denize inen yol" anlamına gelen galata kelimesinden de türemiş olması muhtemeldir. Ortodokslar'ın, Katolikler'i Galus (bu sözcük bir yerde tanıdık geliyor!) olarak adlandırması, Galata'nın bir katolik kasabası olması ve Anadolu'da Katoliklerin yaşadığı yerlere Galatea denilmesi, semtin adının kökenine ilişkin diğer bir görüştür.
Arapça dilinde ğaliz kalın, kaba, yontulmamış, dağlı ( galiz küfür ) bağlamında kullanılan sözcük buradan türemiş olmasın? Karşı inançtakilere aşağılama bağlamında bir gönderme olmasın?

Galata'nın parlak dönemi 12. yüzyılda buraya bazı ayrıcalıklarla yerleşen Cenovalılar ile başlar. Bölge bir ara Venediklilerin eline geçer. 13.yüzyıldan sonra bölge Cenovalıların egemenliğinde bir Latin Kolonisidir.
Galata çeşitli mezheplere, tekkelere ( Bektaşi, Mevlevi ), dinsel ayrımlara bağlı Müslüman, Rum Ortodoks, Ermeni (Gregoryen, Katolik, Protestan), Süryani, Keldani, Yahudi (Romanyot, Karay, Seferad, Eşkenaz ) , Arap, Çingene, Sırp, Arnavut, Ulah, Cenovalı, Venedikli, Fransız, Levanten topluluklarıyla zengin bir dinler, diller mozaiği oluşturur
Bu Cenevizliler Anadolu’dan göçen Galatların torunları olmasın?
Galatlar Perslerin baskısına dayanamayarak Anadolu’yu deniz yolu ile terk ederler.
Hiç kalan olmamış mıdır?
Mutlaka kalanlar da olmuştur.
Göçenlerin büyük kısmı yeniden Anayurtları Fransa’ya yerleşirler. Önce Akdeniz bölgesine ( Marsilya civarı) sonra Langue D’Oc ( Oc dili – ilginç ve farklı bir dil olsa gerek?) bölgesine ve daha sonra da Galya bölgesini yurt edinirler.
Marsilya’ya bölgesi kaynaklı Fransa’nın bu gün ulusal sembolü olan Horoz Anadolu kökenli Denizli Horozu olmasın?
Horoz Anadolu da yaygın olarak dini Motiflerde kullanılmıştır. Doğu Anadolu’da yaşayan Yezidiler, Malik-i Taus’u Horoz şeklinde betimlerler.
Ehl-i Sünnetin mitolojik kurgusunda göğün yedinci katındaki tanrı divanının altında bir horozun mevcut olduğu ve ezan vakitlerinde öttüğü inancının yaygın anlatımıdır.
Aleviler Cem öncesinde dedelere kestikleri ( Cebraili tığlamak – meşhur Kızılbaşlar cemde horoz keserler iftirası! ) horoz geleneği de Anadolu kökenlidir. Bunun yanında kıymetli konuklara horoz kesmek, ziyaretlerde adak olarak kesmek şeklinde yöresel de olsa sıklıkla rastlanılan bir olgudur.
Miraçnamede de Cebrail, Horoz figürü şeklinde betimlenir. Hz. Peygamberle ilgili en önemli ilk tasvirler Moğollar devrinde resimlenen Miraçname’de yer alır. Kitap metni günümüze ulaşamamış olmasına rağmen minyatürlerinden bir kısmı TSMK.’nde yapraklar halinde bir albümde bulunmaktadır (H. 2154). Metniyle birlikte günümüze ulaşan tasvirli Miraçnâme, Paris Bibliothèque National’dadır (Turc. 190). Baysungur’un nakkaşhanesinde 1436 senesinde hazırlanmış eserin dili Uygurca olup içinde 57 adet minyatür bulunmaktadır. Eserin ilk minyatürü Cebrail (as.)’ın Hz. Peygamber’in evine gelerek O’nu miraç yolculuğuna davetini göstermektedir.
Orta Asya’daki Türk kavimlerinde böyle bir totem ve gelenek var mıdır?
Ben okumadım, rastlamadım, duymadım. Duyan, okuyan, bilenler var ise bizi aydınlatırlar herhalde!

KRİTON, ASKLEPİOS'A BİR HOROZ KES!

Gelelim bizim Anadolu da yaşandığı biline Sokrates ve Kriton arasındaki tarihi anekdota bu anekdot bile Anadolu yaşam tarzında Horozun önemini belirtmekte yeterli söylem değil mi?
Sokrates'in son dileği, tam iki bin beş yüz yıldır, içeriği ile ne demek istediği hala tartışılmaktadır.
En yakın öğrencileri yanı başında beklerken, Sokrates baldıran zehrini yuttu ve zehrin felç edici etkisi ayaklarından başlayıp yüreğine doğru hızla yayılmaya başladı. Sonu gelmişti ve artık ölmek üzereydi.
Bu son anında ağzından şöyle bir cümle döküldü. En yakın öğrencisi ve arkadaşı olan, Kriton'un ellerinden tutarak ağzından şu cümle çıktı.

'Asklepios'a bir horoz adadım onu yerine getir, sakın unutma!'

Sokrates, yaşamının parmaklarının arasından gittiği, ölümün kollarına doğru yaklaştığı son anında, acaba neden Kriton'dan iyileştirme ve sağlık tanrısına sunulmak üzere bir adak horoz kesmesini istemiştir?
Bu sözler, nesiller boyu, tam iki bin beş yüz yıldır, düşünen insanlar, akademisyenler ve araştırmacılar tarafından hep araştırılmış ama bir bilmece olma özelliğini korumuştur.
Sokrates, korumak ve ulaştırmak üzere adeta mesajını bir şişeye koyan bir kazazedenin yaptığı gibi, bize ulaştırmak üzere, ölmek üzere olduğu bir anda, bu cümleyi bize ulaştırması için, zaman okyanusuna mı bırakmıştı?
Ne demek istemiş ve nasıl bir mesaj vermek istemişti?

En yakın öğrencilerini dahi düşüncelere iten bu cümle ile ne yapmak istemişti?
Sözlerinin derinliklerinde mühürlü duran, acaba aralıksız yaptığı araştırmaların sonucu mu durmaktaydı?
Kendi hayatında ölümü bir iyileşme olarak mı, görmüştü?

Belki de Sokrates, ölme kararını verip, baldıran zehrini yuttuğu anda kendi iç ibriğinde büyük bir bütünlük yüksekliğine ulaşmıştı.
Bir ihtimalde, anlamak için ölümü kullanmıştı. Yani kendi iç dünyasında, oluşan durumları değerlendirmiş ve var oluşun dönüp dolaşıp, en son girdiği sığınağı, ölümü son mesaj olarak vermiş ve ölümün kaçınılmaz olduğu bir dünyada, zamanın ne kadar önemli olduğunu ve her anın değerlendirilmesi gerektiğini anlatmak istemişti.
Bunu yaparken de, yaptığı tezat, ne kadar ilginç en az kendi canına kıyması kadar şaşırtıcı, kendi yaşamına ellerinle son veriyorsun ve bu anda, sağlık ve iyileştirme tanrısına yardım için yakarmıyorsun da arkadaşı Kriton'dan, sunak da ona bir horoz kesmesini yani şükranlarını ifade etmesini istiyorsun.
Yoksa yoksa ölümü bir iyileştirme olarak mı gördü?

Fiziksel ölümün kaçınılmazlığını zamanını beklemeden kendisi denemiş ve gerçek ölümsüzlüğünü bu cümle ile sonsuza kadar taşıyacağını mı ifade etmek istemişti?

Yoksa böyle bir tezat oluşturarak, gerçek ölümün yaşarken de olabileceğini mi ifade etmişti?

İnsanlığa bir mesaj vermek için, kendi vücudunu mu kullanmıştı?

Büyük araştırmacı ve kâşif Sokrates, tezat bir ifade ile belki de bir öğreti bırakmak istemişti, ölüm ve iyileştirme tanrısı ve asla ondan istenen bir yardım yok.
Herkesin ancak kendi kendisine yardım edebileceğini ve boş inançlardan kaçınılmasını gösteriyordu belki de kim bilir?

Yüzlerce binlerce, bu şekilde soru ve ifade çıkarılabilir, biz bilinen son cümlesini yineleyelim

- Kriton! Benim için Asklepios' a horoz kes! Yerine getir! Sakın Unutma!

Rivayet olunur ki Sokrates ölüme götürülürken sevgili eşi arkasından feryat ederek
- Sokrates, seni haksız yere ölüme götürüyorlar!
Bilge Sokrates eşine dönerek
- Haklı yere götürselerdi daha mı iyi olurdu?

-

Klasik bir soru vardır. Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan çıkar?

Bu soru Horoza sorulduğunda, Horoz efendi
- Ben bu konularla ilgilenmem Horozluğumu yaparım!


Kaynakça: Sokrates’in yargılanması, Platon


ALEVİLİKTE OCAK – ÇERAĞ KÜLTÜ

Ateş ile ilgili bazı özdeyişler.
“ Ateş ile barut bir arada durmaz.” Anonim

 “ Ateş düştüğü yeri yakar.” Anonim

” Cehennem dediğin dal odun yoktur, herkes ateşini kendi götürür ” (Yunus Emre)

” Çabucak koca bir ateş yakmak isteyenler, cılız samanları tutuşturmakla işe başlarlar  ( Shekespare)

” Ateş kenarı kış gününün lalezarıdır  (Enderunlu Vasıf)

Ateş veya Od, yüksek sıcaklık ve alev veren hızlı yanma olayı.
Ateşin meydana gelebilmesi için yanabilen bir maddenin tutuşma sıcaklığında oksijen ile temas etmesi gerekir. Yakıt ve oksijen madde ile var ise ve biri biriyle ilintili ise sürekli yanma olur. Bir ateşin söndürülmesi, yanmaya neden olan elemanlardan yakıt ve oksijenin yok edilmesi, sıcaklığın düşürülmesi ile mümkündür.
Herhangi bir maddenin yanabilirliği kimyasal bileşime ve fiziksel duruma bağlıdır. Eğer oksijen kaynağı hava ise, herhangi bir yanıcı gazın molekülleri hava içine girer ve havadaki oksijen moleküllerine temas eder. Tutuşma sıcaklığına erişince de bu gaz yanar.

Bir yanıcı sıvı ilk önce buharlaştırılmalı ve tutuşma sıcaklığındaki bu buhar oksijen ile karıştırılmalı ki, yanma olabilsin. Katıların yanması için ise sıvılaştırılmalı veya buharlaştırılmalı veya hiç olmazsa geniş bir yanma yüzeyi meydana getirmek için küçük taneciklere ayrılmalıdır. Fakat katı, gözenekli ise öğütme şart değildir. Bütün katılar, elverdikçe en küçük taneciklere ayrılırsa, oksijen ile temas eden toplam katı yüzeyi çok olacağından şiddetli yanar.
Çok şiddetli ateşler, yanabilen tozların (zerreciklerin) hava ile karışımından elde edilir. Örnek; kömür ve metal tozlarının yanması gibi.
Magnezyum tozları gerekli oranda hava ile karıştırılıp tutuşma sıcaklığına getirilirse, göz kamaştırıcı parlak bir alevle yanar.
Maddeler tutuşma sıcaklığının altında oksitlenir. Fakat maddelerin yanabilmesi için tutuşma sıcaklığına yükseltilmesi gerekir. Bu sıcaklığın üzerinde paslanma (oksidasyon) ısısı yeteri kadar hızlı yayılmaz ve yanmamış yakıtta oksidasyonun olduğu bölgeye yakın alanı yanma sıcaklığına yükseltir. Çok ince parçalara ayrılmış maddeler hariç olmak üzere, katıların yanma sıcaklığı sıvılarınkinden daha yüksektir. Genellikle sıvılar kaynama noktasının düşüklüğü oranında parlayıcıdırlar.
Ateş, etrafındaki havayı ısıtır ve onun genişleyerek yükselmesini sağlar. Bunun sonucu olarak da uzaklardan buraya soğuk hava akımı başlar. Bu meydana gelen akım nedeniyle sürekli ve yeni oksijen elde edilmektedir. Böylece ateşin yanması sürekli olur. Hatta ateş, büyük şehir veya orman yangını halindeyse, bu hava akımı önemli hızda rüzgar bile meydana getirir
Ateş dünya üzerinde zaten bulunmaktaydı. Yıldırım düşmeleri, aşırı sıcak havanın kuru otları tutuşturması veya yanardağlardan çıkan lavların sebep olduğu yangınlar dünya üzerinde insandan önce de vardı. Fakat insanlar ateşi nasıl kontrol edebileceklerini veya nasıl ateş yakacaklarını bilmiyorlardı. İlk insanların ateşi kontrol etmeyi yani ateş yakmayı bulmaları, insan evriminin kültürel yönü açısından bir dönüm noktasıydı. Ateş, sıcaklık, koruma ve yiyecek pişirmede temel bir yöntem ve araç oldu. Bu kültürel ilerleme, insanların coğrafi dağılımını, kültürel yenilikleri, beslenme ve davranış değişikliklerine yol açtı. Buna ek olarak, ateş yakmak insanları gecenin karanlığından ve soğuktan korunmalarını sağladı.
Ateş kim keşfetti?
İlk insanlardan olan Homo erektus’un 0.2 ila 1.7 milyon yıl önce ateş yakmayı kullandığına dair kesin kanıtlar bulunmaktadır. Yaklaşık 400.000 yıl önce, Homo Erectus’un ateşin kontrollü kullanımına başladığına dair yaygın bir bilimsel inanış vardır. Anatomik olarak modern insanlar tarafından ateşin yaygın olarak kontrol altına alındığına dair kanıt yaklaşık 125.000 yıl öncesine dayanıyor.
Alt Paleolitik dönemde ateşin kontrollü olarak kullanıldığına dair kanıtların çoğu belirsizdir. Son bulgular, bilinen en eski kontrollü ateş kullanımının Güney Afrika’daki Wonderwerk Cave’de 1.0 Mya’da gerçekleştiğini desteklemektedir.
Güney Afrika’nın Northern Cape eyaletindeki Wonderwerk Cave kazı alanından elde edilen bulgular, ateşin kontrollü kullanımı için en erken, en kesin kanıtı sağlamıştır. Hasarsız tortular, mikromorfolojik analiz ve Fourier Dönüşümü Kızılötesi Mikroçeşitçizim (mFTIR) kullanılarak analiz edilmiştir. Baringo Gölü yakınlarındaki Chesowanja, Kenya’daki Koobi Fora ve Olorgesailie gibi Doğu Afrika bölgelerinde, ateşin ilk insanlar tarafından kontrol edildiğine dair kanıtlar ortaya çıkmıştır. Kenya Olorgesailie’deki bir bölgede ateş yakmak için kullanılabilecek bir “OCAK” bulunmuştur.

Orta Awash Nehri Vadisi’nde, 200 ° C (400 ° F) sıcaklıklarla oluşturulmuş kırmızımsı killerin koni şekilli çöküntüleri bulundu. Bu özelliklerin, erken hominidlerin  (yerleşik insan) yerleşim yerlerinde ağaç kütükleri yaktığını göstermektedir.
Ateşin keşfi, erken hominidler için geniş bir kullanım alanı oluşturdu. Sıcaklık kaynağı olarak kullanılan ateş daha soğuk ortamlarda hayatta kalmalarını sağladı. Tropik ve subtropikal iklimlerden soğuk kışları içeren ılıman iklim bölgelerine doğru coğrafi genişleme oluşmaya başladı. Ateşin kullanımı, yırtıcı hayvanlardan korunmak için bir araç olarak geceleri hominidlere yardım etmeye devam etti. Hominidlerin ağaçlarda uyumak yerine yeryüzünde ve mağaralarda uyumasını sağladı. Ateş, onların yeryüzünde daha fazla zaman geçirmelerine yol açtı. İnsan etkinliği için böyle bir gücün giderek gerekli hale gelmesiyle birlikte iki ayaklıların evrimine katkıda bulundu.
Ateşin, pişirmede uygulanmayla birlikte, hominidlerin yiyecek elde etme ve tüketme şekillerinde büyük değişikliklere yol açtı. Ateş, Hominid et tüketiminde ve kalori alımında belirgin bir artışa neden oldu. Yemek pişirmeye ek olarak, hominidler, etin ateşle kurutulabileceğini keşfetti; bu avcılık yapmakta zorlandığı zamanlar için besinleri saklamalarını ve korumalarını sağlandı.
Ateş, avlanmak ve et kesmek için kullanılacak araçlar oluşturmak için bile kullanıldı. Hominidler, orman yangınları başlatarak, avın kolaylaştırılmanı sağladı. Erken hominidler ateşi nasıl kullanacağını anlamaya başladığında, böylesine yararlı bir beceri bir sosyal güç kaynağı haline geldi. Bu yeteneği öğrenenler, üstün oldukları ve başkalarının çevrelerinde gruplar oluşturmalarına ve onlara daha yüksek toplumsal konum vermelerine neden oldu. Bu, insan dilinin gelişimine neden olabilecek toplumların oluşumunu ve etkileşim ve konuşmayı arttırmayı teşvik etti. Ateş ataerkil toplum oluşumunun bir parçası haline geldi, çünkü erkekler avlanırken kadınlar yemek pişirecekti.

Ateşin keşfedilmesi, ilk hominidlere sayısız fayda sağlamıştır. Ateşle, kendilerini korumayı ve tamamen yeni bir avlanma şekli bulmayı başardılar. Mağaralarda ateş kanıtlarının bulunması, kendilerini sıcak tutmak için kullandıklarını gösteriyordu. Soğuk havadan korunmanın yanı sıra, erken hominitler avlamak için otları yakıyorlardı. Kanıtlar, erken hominidlerin hayvanları ateşle tuzağa düşürdüklerini ve eti pişirmeyi başarabildiklerini gösteriyor. Pişmiş et, sağlık için büyük bir adımdı. İlk hominidler artık çiğ et tüketmiyor ve çeşitli bakterilere maruz kalmıyorlardı.
Yaklaşık 164.000 yıl öncesine dayanan daha yeni kanıtlar, Güney Afrika’da yaşayan ilk insanların, aletler yapmak ve hayatlarını iyileştirmek için kullandığı malzemelerin mekanik özelliklerini değiştirmek için ateşi kullandığını göstermektedir. Araştırmacılar, ilk insanın Silcrete adı verilen ince taneli bir kayaya ısıl işlem yöntemi uyguladığını gösteren kanıtlar buldular. İşlemden geçirildikten sonra, ısıtılmış kayalara şekil verilmiştir. Hilal şeklindeki bıçakla veya ok uçları bu kayadan yapılmıştır.
Ateş sanatın yaratılmasında kullanıldı. Bilim adamları, Avrupa’da Venüs figürinleri olarak adlandırılan birkaç küçük, 1 ila 10 inçlik heykeller buldular. Bu heykeller Paleolitik Dönem’e kadar uzanır ve hepsi çıplak, eğrisel kadınları tasvir eder. Bu figürlerin birçoğu ateşle işlenmiş taştan ve kilden yapılmıştır. Bunlar seramiklerin en eski örneklerinden bazılarıdır. Ateş genellikle çanak çömlek yapmak için kullanıldı. Çanak çömleklerin gelişinin yaklaşık 10,000 yıl önce tarımla başladığı düşünülse de, Çin’deki bilim adamları Xianrendong Mağarasında M.Ö. 18.000 yıllarına tarihlenen seramik parçaları keşfettiler. Ancak, M.Ö. 8000’de başlayan Neolitik Çağ döneminde, seramiklerin oluşturulması ve kullanılması çok daha yaygınlaştı. Bu öğeler çoğunlukla basit doğrusal tasarımlar ve geometrik şekiller kullanılarak oyuldu ve boyandı.
Böylece; ateşin denetim altına alınmasından bilinçli üretimine geçmesi yüz binlerce yıl alan büyük bir adımdır. İsrail'de, Şeria Nehri kıyısında bulunan kalıntılar, insanın 790 bin yıl önce ateş ürettiğini ve kullandığını göstermektedir.
Ateşin yakılabileceği düşüncesini uyandıran ilk kıvılcımın, çakmaktaşını piritlere sürterken mi, yoksa ağaç içinde delik açmaya çalışırken mi çaktığı bilinmemektedir. Avrupa'daki Neolitik yerleşim bölgelerinde çakmaktaşı ve piritlerin yanı sıra ateş delgileri de bulunmuştur. İlkel toplumlarda en yaygın ateş yakma yöntemi sürtmeydi. Bambudan yapılmış küçük bir tüp içindeki havanın sıkıştırılmasıyla ısı ve ateş üreten ateş pistonu Güneydoğu Asya, Endonezya ve Filipinlerde geliştirilip kullanılan karmaşık bir aygıttı. Bundan tümüyle bağımsız olarak 1800'lerde Avrupa'da da metalden bir ateş pistonu geliştirildiği bilinmektedir. İngiliz kimyacı John Walker, içinde fosfor sülfat bulunan ve sürtülünce yanan kibriti 1827'de icat etti. Modern teknoloji ve bilim tarihi, büyük ölçüde ateşten sağlanarak insanoğlunun kullanımına sunulan enerji toplamındaki sürekli artış olarak nitelenebilir. Enerji üretimindeki artışın büyük bölümü hem miktar, hem çeşit bakımından ateş kullanımının artmasıyla sağlanmıştır. Atom enerjisinin denetim altına alınması, ateş kullanımında atılan son adım sayılabilir.

İnsanın Ateşe Tapma – Ateşi Kutsama Serüveni
Ateşin insan yaşamında bu kadar katkı ve yarar sağlaması onu özel kıldı.
İnsanın gözlemlediği en yalın ateş ve enerji kaynağı ise GÜNEŞ kabul edildi, önemsendi ve güneşin tüm gün boyunca olmadığı gece sürecinde, zamanla onu ateş ile simgeleyip anma – tapınmaya dönüştürdü.
Özellikle Orta Asya - Hint-İranlılarda oldukça yaygın bir ibadet türüdür. Ateşe tapanlar, "kutsal alev" dedikleri şimşeği, insanla gökyüzü arasındaki bir köprü olarak görüyorlardı. Ateş tanrısı Ehrimen'di. Persler ise Ahuramanza adına sürekli ateş yakarlardı.
Ateşe tapma Parsiler'de de devam etti. Yunanlılar ateşin yararını Hephaistos'ta, ateşten yararlanma sanatını Prometeus'ta, kutsal alevi de Hestia'da tanrılaştırdılar. Roma'da ise Vesta Tapınağı'ndaki sürekli ateşi rahipler korurdu. Zerdüşt dinine inananlar da ateşe taparlar, kutsal ateşin yakıldığı yapıya "Ateşgâh – Ateşkede " derlerdi. Ateşgâhlar bu dinin tapınaklarıydı.

Tasavvufta Ateş ( anasır-ı erba );
Ateş dört unsur ( hava, su, toprak ve ateş ) içinde, etkin (aktif) ve eril olan iki unsurdan biri olup, diğer üç unsuru da aydınlatan ve ısıtan unsurdur. Dört unsurdan “tartılamaz olanıdır”. Kimi zaman ışık simgeselliğiyle özdeş tutulur.
Orta Asya Türk Boylarında ateş; ağırlıklı od - ut olarak tanımlardı. Od yakmak için çoğunlukla odun- ateşlik ağaç kullanıldığı da yaygın bilinir.
Odunun yakılmasına; Od – ağ ( odunu ağartmak), yakılan yer ise yerleşim birimi OTAĞ olarak tanımlanır. Odunun yakıldığı, ağartıldığı yer insan topluluklarının evi sayıldı. Otağ zamanla bu dilin lehçelerinde evrimleşerek OCAK sözcüğüne dönüşür.
Ocak; yaşanan yerin ısıtılması, aydınlatılmasında çok önemli olmanın yanında orada yaşayanların yemeklerini pişirmede, arta kalan zamanda ise konuşmaların, ortak söyleşilerin yapıldığı yer olarak tanımlandı.
Böylece ocak bu işlevlerinin yanında, bilge insanların, inanç önderlerinin toplanıp söyleşiler yaptıkları yer anlamında da kullanılmaya başlandı.
Çok yaygın bilinen Alevi mitinde; Hoca (koca – büyük bilge) Ahmet Yesevi ile Hacı Bektaşı Veli’nin ocakta yanan dut dalını eline alıp Anadolu’ya doğru atması ve Hacı Bektaşı Veli’nin dut ağacının arkasında bir güvercine dönüşerek uçup Anadolu’ya gelme söylencesinde olduğu gibi..!
Ateşin, ısıtma, aydınlatma ve pişirme işlevi daha sonra ÇIRA şeklinde aydınlatmada kullanılmaya başlandı. Çırayı yakma (Çerağ) çırayı ağartma, yakma aydınlatma işlevi olarak tanımlandı.
O nedenle Orta Asya inanç kültünde inanç önderlerinin topladıkları ve toplumu için aydınlatıcı söyleşi ve çalışmaların yapıldığı birim yer OCAK olarak tanımlandı. Aydınlatıcı söyleşileri çıra gibi aydınlatma, bu konuda kendilerine ekonomik olarak verdikleri desteğe de ÇIRAKLIK tanımı verildi.

Kaynakça:
1. Türk Dil Kurumu - Büyük Türkçe Sözlük "od" kelime anlamı
2. Ari Rabinovitch. "Ari Rabinovitch, News24", News24. 15 Mayıs 2008 tarihinde erişilmiştir.
3. TRT Haber. TRT. 15 Mayıs 2008 tarihinde erişilmiştir

İnsan doğuştan kötü müdür?

İnsan doğuştan kötü müdür? “ Her ne arar isen, kendinde ara.” Hacı Bektaşı Veli ” Kendisini olduğu gibi kabul etmeyen tek varl...