İNSANLIK BUGÜNE NASIL GELDİ? - II- (ANTİK VE ORTAÇAĞ)


İNSANLIK BUGÜNE NASIL GELDİ? - II- (ANTİK VE ORTAÇAĞ)
“ Geometri bilmeyen bu eşikten içeri girmesin!”
(Platon’un Akademisinin kapsındaki levhada yazılı metinden)
ANTİKÇAĞ BATI UYGARLIĞI
Bilimin kökleri tarih öncesi devirlere dayansa da, bilimin akıl ile birlikte kullanılması daha ilk çağların başlarında görülse de, bilimin genel yolculuğunun bilimin felsefe ile kullanılmasıyla antik çağda başladığı kabul görür. Antik çağda felsefenin ayrı bir disiplin olarak ortaya çıkışı bilimsel çalışmalara yeni bir boyut getirmiştir. Bu dönemlerde bilimsel çalışmaların felsefi çalışmalardan ayrı düşünülmesi söz konusu değildi.  Daha önceki toplumlarda daha çok deney ve gözlemelere dayanan, sonradan düşüncenin de içine girmesiyle bir sitem içerisine sokulabilen bilim, antikçağda felsefe ile birlikte yürütülmesiyle teorik bir araştırma özelliğini kazanmıştır. İ.Ö. 600 yıllarına gelindikçe bilimsel etkinliğin yavaş, yavaş dinden koptuğu görülür. Bununla beraber antikçağda felsefe hiçbir zaman mitolojiden tam olarak ayrılamamış antikçağın çıkış noktasını da çoğu kez mitolojik kurgular oluşturmuştur. Fakat antikçağda aynı zamanda felsefe, bilimleri de temellendirecek şekilde, geniş bir çerçeve içinde ve hatta günümüz düşünce sistemini bile belirleyecek ölçüde ele alınmıştır. Antikçağda bilim, belli ilkelere dayanan, çoğunlukla metafizik türden bir sistemdi.  Bu sistemde deney ve gözlemin rolü oldukça sınırlı olsa da düşünce her zaman vardı. Bu anlayışın çarpıcı özelliklerini antik çağın bilime öneli filozoflarında bulmaktayız.
Antikçağda yaşanan bilimin felsefe ile yolculuğunu bu uzun serüven üç bölümden ele alınabilir.
1)   İyonya ve Sicilya (Bilim ve felsefe beraberliği)
2)   Atina (Düşüncenin ekolleşmesi)
3)   İskenderiye (Felsefenin bilimden ayrılışı)
Bu serüveni şimdilik burada başlık olarak belirmekle yetineceğim.

ROMA DÖNEMİ
Özellikle Roma egemenliğinin başlamasıyla felsefede duraklamanın ötesinde hızlı bir gerileme görülmüştür. Yalnızca toplum düzenine, yönetim egemenliğine ağırlık veren Roma İmparatorluğu son dönemlerinde ortaçağı başlatmak için gereken bütün baskıcı güçleri üretmiş, aygıtları oluşturmuştur. Roma yönetiminin baskısına karşı yavaş, yavaş gelişen direniş ortaçağın egemenlik belgesini yazmış, yasallaştırmış, İ.S. 395’te de yürürlüğe koymuştur. İşte kimi düşünürlerin ortaçağı İ.S. 395’le başlatmalarının nedeni de budur.
Ortaçağ, uygarlık tarihinde, gerekli bir dönemdir, kaçınılmazdır. Çok tanrıcı dönemden tektanrıcı döneme geçmeyen uluslarda, düşünsel anlamıyla, geçerli değildir. Eski inançlarını sürdüren bir Çinli, bir Hintli, bir Tibetli için ‘’ortaçağ’’ kavramının anlamı yoktur. Bu uluslarda ‘’ortaçağ’’ denince yalnızca tarihin belli bir süresi, evresi anlaşılır, zaman ölçüsü bakımından, düşünsel bir dönüşüm söz konusu edilemez.
Sanırım Ortaçağı, Doğu – Batı bütünlüğü, içinde inceleyerek karşılaştırmalı, eleştirel bir çalışma yapabilseydik çok daha yararlı olabilirdi.
Ancak Avrupa ortaçağını anlayabilmemiz için aynı tarih kesiminde doğuda yaşananlara kısaca da olsa bakmamız kaçınılmazdır.
 İskenderiye Kütüphanesi ve Müzesinin beşinci yüzyılın ikinci on yılında bir Hıristiyan ayaklanması sonucunda yakılıp yıkılmasıyla beraber değişik inanç ve felsefi görüş teki bütün bilim adamları, eserleri veya bunların kopyalarını yanlarına alarak İskenderiye’yi terk etmeye başlamışlardı.
Bu sıralarda bir Greko – Romen şehri olan Edessa, bu günkü Urfa’ da bir okul açılmıştı. Bu okul başlangıçta bir teoloji okulu olarak kurulmuş ise de, Nasturi Hıristiyanların cenneti haline gelmiştir. Nesturiler, beşinci yüzyılda İstanbul’da yaşayan ve İsa’nın insan ve tanrı özelliklerinin birbirinden ayrı olduğunu savunan patrik Nestorius’ un fikirlerine sadık olduklarından, Efes Konsil’indeki Ortodokslar tarafından heretik kabul edilmişlerdi. Ancak İran’ da ki Hıristiyan Kilisesi bu doktrini kabul etmiş ve Efes’te verilen mahkûmiyet kararına karşı çıkmıştı. Dolayısıyla, Nesturiler Edessa’da güven içinde yaşayabilirlerdi. Nesturiler bilim dünyası için, yalnızca Yunan bilim öğretisinin devamına yardım eden bilim adamları arasında bulundukları için değil, aynı zamanda birçok Yunan eserini Süryaniceye çevirerek yayılmasına katkıda bulundukları için önem taşır. Daha sonraları, İslamiyet’ in doğuşunu takiben, bu eserlerin Arapçaya çevrilmesine yardımcı oldukları için bilim adamı olarak şöhretleri devam etmiştir.

ORTAÇAĞDA UZAKDOĞU VE İSLAMDA BİLİM
Ortaçağ dediğimizde bulanık bir zaman dilimi anlamının belirdiğini görürüz, bu anlamın içeriği de dış yüzü gibi açık değildir, sislidir. Önce, düşünce akımları,  belli bir günde, belli bir olayla ortaya çıkmaz. Özellikle inançların en kesin, en açık sayılanları bile geçmişin derinliklerine gider, karanlıklar, sisler arasından gelir. Tarihçilerin anladığı ortaçağ ile düşünürlerin benimsediği ortaçağ arasında farklılıklar vardır.
Tarihçiler, genellikle, İ.S.395 – 1453 ya da İ.S.395 – 1492 yıllarının kapsadığı süreyi ortaçağ sayar, düşünürlerin onayladığı ortaçağ daha kısadır, bilimsel uyanışın, özellikle deney bilimlerinin, akıl ilkelerinin geçerlilik kazanmaya başladığı döneme kadar sürer.
Bu çalışmamız bu iki ortaçağdan ikincisini konu olarak alacaktır. Ortaçağ’ı bir düşünsel ortam olarak gördüğümüzde XIII. yy sonlarına doğru yerini bilimsel gelişmelerin egemenliğine bırakma zorunda kalmıştır. Ortaçağ dendiğinde belli ilkelere dayanan, belli sorunları işleyen, bu evrenden çok başka bir evrene bakan, duyulardan çok duyular üstü olana yönelen bir dönemi anlıyoruz.
 Evreni Tanrı yarattı; bu evren “ mahşer gününe “ dek var olacak.
Yine Tanrı bu evrendeki insanları iyi-kötü; yöneten-yönetilen gibi çeşitlemeleriyle yarattı.
Neden? Nedeni yok; Ortaçağ hâkim görüşünde neden-sonuç ilişkisi dikkate alınmadı. Olaylar “ öylesine “ oluyordu, çünkü Tanrı “ öyle “ olmasını istiyordu.  Bu dönemin başlıca özelliği ortaya attığı düşünce kurallarındaki ‘’değişmezliktir”, aklı inancın buyruğuna bırakmaktır.
Kimilerinin göklere çıkardığı, kimilerinin yerin dibine batırdığı ortaçağın olumlu, geliştirici yanları da vardır. Sanırım yanlışlık, ortaçağın düşünsel yapısından değil; devrini tamamlamış olan bu uygarlık kesimini günümüz de geçerli kılma girişimlerinden kaynaklanıyor. Ortaçağ kendi anlayış ortamında başarılıydı, kuşkusuz onun düşünsel bakımdan yapabileceği başka bir iş yoktu. Öte yandan, yine ortaçağ ilkçağa göre düşünsel yönden geri kalmıştı. Ancak onu geri bırakan düşünce odaklarının yaratıcıları da ilkçağ aydınlarıdır.
UZAKDOĞU BİLİMİ
Hindistan’da bilimin İ.Ö. 2300 yıllarında şimdiki Pakistan toprakları olduğu yerde yaşam bulduğu kabul görmektedir. Hint felsefesi sadece din ve kültür üzerinde etkili olmakla kalmamış, bilimsel çalışmalar da yön vermiştir.  Astronomi, takvim, dil, kimya, tıp, fizik ve matematik konularındaki çalışmaları ve katkıları önemlidir. Hint matematiğinin asıl başarısı on tabanlı sayı sistemini kullanmaları ve SIFIR sayısını bulmalarıdır. Böylece hesap daha kolay yapılır hale gelmiştir. Eski Hint hekimlerinin damar ve göz ameliyatları ünlüdür. Öte yanda insan bedeninin daha geniş açıdan incelenmesiyle ve kültürel değerlerle birlikte ortaya çıkartılan YOGA teknikleri günümüze kadar gelmiştir.
Çin’de eski dönemlerde başlayan kültürel ve bilimsel uğraşılar uzun yıllar aralıksız sürmüş ve diğer uygarlıklarda az rastlanır başarılar elde etmiştir. Çin resim yazısı, kağıt, barut, mıknatısın Kuzey Kutbu ile ilişkisi, ilk mekanik saatler, kan dolaşımı ve daha sonraki dönemlerde bulunan sismograf bunlardan birkaçıdır. Çin’de gerçek anlamda bilimin gelişmiş olduğun söylemek ise bunlara rağmen zordur. Batı dünyasında farklı olarak bilimsel yöntem üzerinde fazla düşünülmemiş bilimsel teorilerin deney ve gözlemlerle olan ilişkisine yeteri derecede önem verilmemiştir. Bu nedenle Çin biliminin batıdaki kadar sistematik üretken olmadığı düşünülebilir. Çin’de bilimsel teorilere ulaşılamamış olmasının açıkça belirtilmese de;  Çin’deki düşünce sistematiğinin farklı bir anlayış üzerinde kurulmuş olmasının etkisi olabilir.
Çin’de geometri çalışmaları İ.Ö.  IV. Yüzyılda yapılmış olsa da bu çalışmalar hiç ir zaman Öklit’te olduğu gibi ispatlı geometri halini almamıştır. Bunun nedeninin Çin mantığı ile Aristo mantığının farklı olmasıyla açıklanabilir. 
Çinli mantıkçılar matematiği de kendi kuralları içinde kurulması gereken bir alan olarak görmemişler, sadece yarara ve pratiğe yönelik problemler ve çözümlerle sınırlı kalmışlardır. Teknik buluşlar; fizik varlığın yapı ve özelliklerini araştırmaya yönelmemiş, doğrudan insan yararına kullanılmıştır. Bu nedenle bilimsel teknolojik gelişmelerden çok, aslını araştırma çabasından uzak kalınarak sadece pratik teknolojik gelişme ön plana çıkmıştır. Bu durum evrenin tanımlanması ve gerçeğin araştırılması bağlamında farklı olarak Tao ve Konfiçyüs gibi filozofların batı filozoflarından daha farklı düşünü ve bakış açılarında şekillenmiştir.
Orta Asya’nın bilime önemli katkısı olduğunu söylemek zordur.  Buradaki kavimlerin yerleşik düzene geçmelerinin çok sonraları olması, sıklıkla göç eden yaşam düzeninin hakim olmasından sistematik düşünme sistemi ve bilim gelişmemiştir. Ancak bilimin yayılması konusunda önemli katkıları söylenebilir. Ticaret, savaşlar, göç ve kolonizasyon hareketleri o zamanki bilimin taşınması ve yayılması bağlamında bir taşıyıcılık rolü ve faktörü olduklarını söyleyebiliriz.
Özellikle Türk boylarının İpek yolu ve Çin ile sürekli ilişki içerisinde olmaları buna örnek gösterilebilir. Bu arada Türk boylarının sosyal, devlet düzeni ve askeri (onlu sistem gibi)  kurma ve pratik açıdan yararlı bazı yöntemleri uygulamaları, savunma sistemlerinin gelişmesi bağlamında katkıları olduğu söylemek mümkündür.
İSLAM DÖNEMİ
“Halkın seviyesine (akıl, bilgi, bilinç) ininiz. ( Enzele ennası menzilekum)”
-         Hadis-i şerif -
Edessa’da ki okulun İ.S. 489 yılında kapanmasıyla buradaki bilim adamları İran’ın entelektüel merkezlerine göç ettiler ve çevirilerine devam ettiler.
Dokuzuncu yüzyıl, İslam Dünyasının bilimde Avrupa’da ve uzak doğudan çok daha ileriye gittiği bir dönemdir. Hatta İslam bilim dünyasındaki gelişme batı Hıristiyan dünyasını da önemli ölçüde etkilemiş ve dolayısıyla daha sonra oluşacak olan modern bilim sürecine katkısı olmuştur. Hıristiyanlığın antik felsefesiyle tanışmasında İslam dünyası aracı olmuş ve İslam dünyasındaki kimya, tıp, fizik, matematik, astronomi alanındaki gelişmeler gerek Bizans gerekse İspanya bölgesindeki ilişkilerle Avrupa’ya yansımış ve Rönesans’ı tetiklemiştir. Ayrıca Yunancadan Arapçaya, antik çağa ait birçok felsefi bilginin tercüme edilmesi Hıristiyan dünyasına o dönemin İslam dünyası aracılığı ile ulaşmıştır.
İslam dünyasının o dönemki ortak bilim dilinin Arapça olması nedeniyle bilim adamı ve düşünürlerin hangi ülke ve toplumlara ait olduklarını kesin olarak saptamakta zordur. Bu konuda farklı görüşler olmakla beraber, ortaçağ İslam biliminde Türkler ve İranlılar önemli rol oynarlar. Harezmi, Fergani, Uluğ bey, Mevlana, Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli, Fuzuli, Katip Çelebi, Kaşgarlı Mahmut, Farabi, İbni Sina, Biruni, Ömer  Hayyam, tarihte yer almış bilim ve felsefeye önemli katkıları olmuş İslam düşünürleri filozofları ve bilim adamlarıdır. İbni Sina’nın ‘Tıp Kanunu’ adlı kitabını özellikle anımsatmakta yarar vardır.
İslam biliminin batıyı etkilemesi; İslam dünyasının Hıristiyan dünyasını etkilemesi şu başlıklar altında özetlenebilir.
1)   Yunancadan Arapçaya ve sonra Arapçadan Latinceye yapılan tercümeler.
2)   Cebir ve trigonometrideki gelişmeler ve Arap sayı sistemi (Büyük ölçüde Hint uygarlığından alınmadır).
3)   Fizik biliminin İslam döneminde Yunan filozoflarının spekülatif yaklaşımlarının tersine daha deneysel bir mantık kazanması.
4)   Kimya dalındaki çalışmalarda daha bilimsel bir yola çıkılmasıdır.
İslam’ın ortaya çıkışı ile birlikte kültürel gelişmelerden çok dini vahiyler söz konusu olmaya başladı. Hz. Muhammed ve Emeviler devrinde bütün orta doğuyu içine alan ve buradan hem Doğu’ya hem de Batı’ya doğru genişleyen kutsal savaş başladı. Doğal olarak bu genişleme sürekli olamazdı. Abbasiler başa geçince, barış zamanında olduğu gibi bilim ve sanat yeniden teşvik edilmeye başlandı. Halife el-Memun başa geçtikten sonra, imanın mantıklı gerekçelerle desteklenebileceğine inanan bir gurup Müslüman’ın gerçekleştirdiği bir hareket olan Mütezile hareketine yakınlık gösterdi. Bu hareketin muhakeme yöntemleri daha önce Yunan ve İskenderiyeli filozoflar tarafından kullanılan yöntemlere dayandırılmıştı. Mütezile felsefesini geliştirmek için daha çok sayıda Yunan ve İskenderiye eserinin tercüme edilmesi gerekmekteydi; bunun üzerine El-Memun Bağdat’ta Beyt’ül-Hikme’yi (Hikmet Evi) kurdu ve burada, daha önce İran’a geçmiş olanlar da dâhil, çoğu Hıristiyan birçok çevirmeni bir araya topladı. Eski eserlerdeki astronomi bilgilerinin doğruluğunun kontrol edilebilmesi için rasathaneler kurdu. Böylece El-Memun ile İslam kültürel Rönesans’ı başlamış oldu. Bu kültürel Rönesans, daha sonra Batı için ve dolayısıyla modern bilim kavramlarının gelişmesi için son derece önemli olacaktı.
Hikmet Evi’nde, tercüme dışında çok değişik çalışmalar da yapıldı. Orada çalışan bilim adamları arasında ilk ve en etkili olanlarından biri, 801 de Yemen’deki Kindi kabilesinde doğan Ebu Yusuf el-Kindi idi.
El-Kindi; saf felsefe eğitiminin geliştirilmesini ve eski çağlarda toplanmış olan bilimsel bilgi birikimlerine tam olarak ulaşılması gerektiğini savunmaktaydı. Evrenin sonsuz geniş olduğuna, matematik bilgisinin her cins bilgiye ulaşmak için gerekli bir ön şart olduğuna inanmaktaydı. Aristo ve Platon’u okumuştu. Üçüncü yüzyılda yaşamış olan ve ileride ‘’Yeni Platonculuk’’ olarak tanınan akımın kurucusu olan filozof Plotinus’u da incelemişti. Yeni Platonculuk İslam dünyasını etkilediği gibi, bu hareketin belli başlı ilkeleri İslam inancında da görüldü. Bu felsefe, varlık kürelerinin bir hiyerarşiye sahip olduğunu öğretmekteydi; bu kürelerin en altta olanı zaman ve mekan içinde yer almakta ve duyularla his edilebilmekteydi. Her biri diğerinin içinden çıkan diğer küreler ise, zaman ve mekanın dışındaydı. Her küre derin düşünme arzusu içinde kendi üzerinde yer alan küreye dönerek kendi gerçekliğini oluşturmakta ve bu istek, kendi üzerindeki küre tarafından verilmekteydi. Böylece Yeni Platoncu evrenin özelliği, biri dışarıya açılan diğeri geriye dönen iki yönlü bir harekete sahip olmasıydı. Bir de, en yüksekteki küreden aşağıdakilere doğru inildiğinde, birlik giderek azalmaktaydı. Çünkü her küre, bir üstteki kürenin görüntüsü olduğundan, aşağıya doğru inildikçe, çeşitlilikte, ayrılmada ve sınırlamada artış olacağı açıktı; en alt seviyede zaman-mekan dünyamız atomlarına ayrılmaktaydı. Diğer bütün her şeyin içinden çıktığı en üstteki varlık küresinin kendisi de, mutlak ilkesinden çıkmaktaydı. Bu, diğer her şeyin ötesinde olduğu gibi, varlığında ötesindeydi ve ‘’Mutlak İlke‘’ olarak adlandırılabilirdi. Mutlak ilke, son derece basitti ve belirli özellikleri yoktu. Ancak aklın onunla birleşmesi söz konusu olduğunda fark edilebilirdi; bellekte tasarlanamaz ve tanımlanamazdı.
Yeni-Platoncu görüş derhal yakın ilgiyle karşılandı ve El-Kindi bunu İslami fikirlerle sıkı sıkıya bağdaştırdı. Yunan öğretisinin yeniden canlanmakta olduğu Beytü’l-Hikme’de ve Bağdat da Sünni Müslümanların, putperest bilgiye karşı çıkmalarını önlemek için felsefelerin birleştirilmesine büyük ihtiyaç vardı. Değişik bakış açılarının bir şekilde bağdaştırılması gerekmekteydi; El-Kindi bunu başardı. O, belki de tarihçilerin ifadesiyle “geriye dönük bir yenilikçiydi”, ama İslam bilimi içinde yeşerecek olan büyük entelektüel hareketi başlatmayı başarmıştı.
Rasathanelerin kurulması, Kordoba da 40.000 ciltlik bir kütüphanenin, Bağdat’ta El-Memun’un Hikmet Evi’nin, Kahire de Halife el-Hekim zamanında bir eğitim merkezi açılması ve nihayet Yunan astronomi eserlerinin gelmesiyle, İslam biliminin ve matematiğindeki ilerlemelerle sıkı sıkıya bağlantılı olan İslam astronomisinin gelişmesi için gerekli zemin artık hazırdı. XI. yüzyılda astronomi, matematik, biyoloji ve tıp bilimleri olmak üzere,  tepe noktaya ulaşacak bir gelişim içine girdi. 
İslam kültürüne mensup düşünür, coğrafyacı, doğa bilimci ve hekimler XII. yüzyıla kadar geçen süre içerisinde, insanlığın bilimsel bilgi birikimine önemli katkılarda bulundular. Bu, onların geç dönem ortaçağ batı dünyasına bıraktıkları mirasın bir kısmıdır. Diğer bir kısmı ise, Yunan bilim eserleridir; bu eserler bazen doğrudan doğruya bazen de İslam kültürünün kalburundan süzülerek batıya geçmiştir.
İlk dönem Müslümanları ve bütün İslam dünyası, bilimler üzerine çalışmış ve önemli katkılar getirmişse de, bu alandaki başarılı çalışmaları bir süre sonra çeşitli nedenlerden dolayı durmuş ve modern bilime ulaşamamışlardır.
700 yıllarında ortaya çıkan Mutezileler, aklın kullanılmasına çok önem verdiler ve inançların en derin noktalarının bile akıl sayesinde anlaşılabileceğini söylediler. Buna karşılık, bir kaç yüzyıl sonra ortaya çıkan Eşariler, aklın aşırı şekilde kullanımı ve dini dogmayla karıştırılmasını reddettiler. Yaklaşık iki yüzyıl boyunca, bu rakip okullar birbiriyle mücadele etti ve on ikinci yüzyılda İmam Gazali’nin; ‘’…söylenecek her şey söylenmiştir, bundan böyle tevhid kapanmıştır.’’ sözleriyle Eşarilerin düşünceleri galip geldi. Böylece, pasif kabullenme tavrı gelişti. Bu tavır ister istemez bağımsız bilimsel düşünceye karşıydı ve İslam kültüründeki bilimsel düşüncenin de sonu oldu.
İSLAM DÜNYASINDA BİLİMİN GERİLEMESİ
İslam dünyasının ortaçağdaki büyük atılım göstermesi ve Avrupa’daki ortaçağ karanlığına ışık tutmasına karşın, daha sonraki çağlarda aynı başarıyı göstermemesi çok ürkütücüdür. Nedenlerini kısmen yukarıdaki metinde satır aralarında anlatılmış; başlıca yanlış eğitim sistemi ile birlikte daha farklı başlıklar altında sıralanıp açıklanabilir.
Bu arada, İslam dünyasında felsefenin bilimsel çalışmalara istenen katkıyı sağlayamamasından, felsefe çalışmalarının hiç yapılmadığı anlamı çıkartılmamalıdır. İslam dünyasında felsefenin birçok alanında tasavvuf gibi, kelam gibi kelam gibi birçok felsefi ekolleri ve yöntemleri saymak mümkündür.
“ BİN YILLIK KAVGA
…İslam dünyası hala uzayan bir Ortaçağ'ın içinden geçiyor. Bu bin yıla yayılan uzun, acılı ve kanlı bir çağdır. İmam Gazali'nin (1058-1111) Bağdat Nizamiye Medresesi Müderrisliğini terk edip, Mekke'de iman tazeledikten sonra İslam'da içtihat kapısını kapatmasıyla başlayan karanlık bir, bin yıldır...
İmam Gazali'nin ünlü risalesi 'Tehatüful Felasife' yani ‘FelsefeninTutarsızlığı’nı’ yazarak başlattığı tutuculuk çağı... Kutsal kitaplar dışında hiçbir eser insanlık tarihinde bu kadar etkili olmamış ve trajik sonuçlar yaratmamıştır. İslam dünyasının yükselişini sonlandıran, bilimin ve felsefenin kâfirlik sayıldığı, insan aklının teslim alındığı büyük gericilik dönemi... ‘Aklın’ değil ‘naklin’ esas alındığı yıllar. Doğu dünyasının ilk siyaset bilimi kitabı olan 'Siyasetname'nin yazarı ünlü Selçuklu Veziriazamı Nizamül Mülk'ün saraya davet ederek Sultan Sencer'e danışman yaptığı Gazali, ümmeti; soru soran, eleştiren, itiraz eden bir kütle değil, itaat eden ve teslim olan bir topluluk olarak tanımlıyor. Gazali sadece günümüze kadar gelen egemen Sünni teolojisini kurmuyor, Şia öğretisi üzerinde de etkili oluyor. İçtihat (yorum, yeni kural koyma) kapısını kapatarak dinin akla ve bilime göre yorumlanmasının ve çağa uydurulmasının önünü kesiyor. Onu donduruyor ve böylece İslam dinini insanlığın tarihsel yürüyüşünün önünde bir engele dönüştürüyor. İbni Sina'yı, Farabi'yi kafirlikle suçluyor.
İmam Gazali'nin öğretisi, bugünün geri ve Batı'nın kölesi olan İslam dünyasını yaratan anlayıştır.
 İmam Gazali'ye en büyük itiraz yine İslam dünyasından Hanefi-Sünni öğretisinin içinden gelmiştir. Doğu'nun en büyük âlimlerinden, felsefeci ve yorumcu İbni Rüşt (1126-1198) Gazali'yi Endülüs'ten eleştiriyor ve onun görüşlerini mahkûm ediyor. Aynı zamanda Kordoba Kadısı olan ve Endülüs Sultanı Yusuf'a danışmanlık yapan İbni Rüşt, bilimin ve felsefenin kâfirlik olamayacağını, insan aklının özgür bırakılması gerektiğini, dini kuralların akıl ve mantıkla çelişmesi halinde akla göre yorumlanmasının doğru olacağı görüşünü savunuyor. Çünkü diyor İbni Rüşt; "İnsan aklı da Allah vergisi bir yetenektir" ve bu nedenle akla uygun olan, nakle (kutsal söz, vahiy) aykırı olamaz. İbni Rüşt Kurtuba'da (İspanya'nın bugünkü Kordoba kenti) Gazali'yi eleştiren ünlü reddiyesini yazıyor; 'Tehatüfül Tehafül' yani ‘Tutarsızlığın Tutarsızlığı'... İbni Rüşt felsefenin ve felsefecilerin gerçeğin bilgisine ulaşmanın yolunu açtığını, tutarsızlığın buna karşı çıkmak olduğunu söylüyor. Yazılı tarihin en önemli ve en büyük kavgalarından biridir. İbni Rüşt bu tartışmayı entelektüel ve felsefi düzeyde kazanıyor ama siyasal planda kaybediyor. Çünkü İslam dünyasının sultanları, halifeleri, şeyhleri itaat ve teslimiyeti savunan Gazali'yi destekliyorlar. İbni Rüşt unutulmaya terk ediliyor.
 Antik Çağ Grek bilimi ve felsefesi uzmanı olan, Aristo'dan Platon'a kadar çok sayıda felsefe ve bilim insanının eserlerine yorumlar yazan, onlara şerhler düşen İbni Rüşt'ün kitapları Latinceye çevriliyor. Batı, unuttuğu Antik Çağın bilim insanlarını ve felsefecilerini, yeniden İbni Rüşt'ün eserlerinden öğreniyor. Bu eserler Arapçadan Latinceye çevriliyor ve Batı'da Rönesans'ı başlatıyor. Batı İbni Rüşt'ün, Doğu ise İmam Gazali'nin yolundan gidiyor…”(8)
SON SÖZ
O Çağ’dan sonra üstünlüğü eline geçiren Hristiyan-Batı Dünyası bir daha da bu üstünlüğünü kaptırmadı. Uzakdoğu, modern çağda bu alanda önemli sıçramalar yaptı ve yapmayı sürdürüyor. Ne var ki Hristiyan-Batı fark ettiği bu sıçrama ve direnişleri her zaman hile, darbe, işgal, sindirme ve yok etmek de dahil farklı yöntemler; kullanarak durdurmaya çalıştı, çalışacaktır. Özellikle İslam dünyasında uygulanan eğitim programlar ve yöntemleri sonucu; makas tersine daha da açılmaktadır. İslam Dünyası daha uzun süre bu alanda geride kalma talihsizliğini kıramayacağı da benziyor.

Murat Şahin - Habercem portalı 2016

Kaynakçalar:
1)      Ortaçağ Felsefesi; Fuat Özbilen, çalışması 2010
2)      Ortaçağ Felsefesi; İsmet Zeki Eyüboğlu, Pencere Yayınları 2002
3)      Tarihte Bilim; J. D. Bernal, Çeviri; Tonguç Ok, Evrensel Yayınları 2008
4)      Bilim Tarihi; Colin A. Ronan Çeviri; Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu – Prof. Dr. Feza Günergun, Tubitak Yayınları 2003
5)      Ortaçağ’dan çıkışta bilimin rolü; makalesi Eric J. Lerner Çeviri Rennan Pekünlü, Bilim ve Gelecek Dergisi 49. Sayı.
6)      Serin, Yusuf,  makalesinden alıntılar.
7)      Salman, F. T.; Bilimin Gelişim Tarihi, makalesinde alıntılar.
8)       YANARDAĞ, Merdan,  (22.12.2012-Yurt Gazetesi)

İNSANLIK BUGÜNE NASIL GELDİ? - I


İNSANLIK BUGÜNE NASIL GELDİ?  - I
“Hayal etmek için zaman ayır, bu seni yıldızlara götürür.”
( İrlanda Atasözü )
YARATILIŞ MİTLERİ
Eski Ahit’e ( Tevrat) göre Tanrı dünyayı ve içindeki canlıları ( insan Adem ile Havva dahil) altı günde yarattı ve yedinci günde de dinlendi.
İrlandalı Başpiskopos Ussher (1625-1656) dünyanın başlangıcı için daha kesin tarih verir; İ.Ö. 27 Ekim 4004 sabah saat 09.00.
Ota Afrika’da yaşayan Boshongo kabilesine göre; başlangıçtan yalnız karanlık, su ve büyük tanrı Bumba vardı. Bir gün karnında bir acıyla kusarak güneşi çıkarır. Zamanla güneş suyun bir kısmını kurutur ve karaları ortaya çıkarır. Ancak Bumba hala acılar içindedir ve biraz daha kusar. Böylece ay, yıldızlar sonra leopar, timsah kaplumbağa ve sonunda insan ortaya çıkar.
Meksika ve Orta Amerika Mayaları da yaratılıştan önceki zamanlarda yalnızca deniz, gökyüzü ve yaratıcının olduğuna inanırlar ve anlatırlar. Maya söylencesine göre Yaratıcı – Tanrı çok mutsuzdur. Çünkü kendisine yalvaracak ve övecek kimse yoktur. Böylece dağları, bitkileri ve hayvanları yaratır. Ancak hayvanlar konuşamadığı için sonunda insanı yaratır. Önce onları topraktan, balçıktan ( çamur adam!) yaratır, ne var ki onlarda saçma sapan konuşurlar. Onların eriyip kaybolmalarına göz yumar. Bu kez de insanı ağaçtan  (odun adam!) yapar.  Ağaç insanlar donuktur o nedenle onları da yok etmeye karar verir ancak onlar ormana kaçarlar. Yol boyunca zarar görerek değişir ve bugün tanıdığımız Maymun’a  (şebek adam!) dönüşür. Bu başarısız deneyimlerden sonra yaratıcı – tanrı sonunda işe yarayacak adamın en uygun formülünü bulur ve onu sarı ve beyaz mısırdan (patlak adam!) yaratır.
Şimdi burada; Antik Ortadoğu, Antik Mısır, Antik Kafkas, Uzakdoğu Hint, Çin, Kore, Himalaya, Japon, Aborjin’lerin vb. yaratılış mitlerini anlatarak daha fazla kafanızı karıştırmayayım.
Bunlar gibi yaratılış mitleri bizimde burada konumuz olan doğa, evren ve insanla ilgili sorulara kendilerince yanıt bulmaya çalışmışlar.
Halbuki, günümüzde ulaşılan bilimsel bilgilere göre evrenin başlangıcı 13,7 milyar yıl öncesine dayanmaktadır.
NEDEN EVREN, DOĞA VE BİZ VARIZ, NEDEN HER ŞEY BÖYLEDİR?
“ İnsan ikilemde kalınca karar verme anı gelir, işte o an önemli olan doğrudan yana karar verebilmektir.”
( Karl Kraus – Avusturyalı yazar)
Bizim insanlık olarak bu soruları sorma ve yanıt arama yeteneğimiz Eski Anadolu Uygarlıklarından beri çok değişti ve gelişti. Geçtiğimiz yüzyılda da en yüksek düzeye erişti.
‘İnsan ırkı olarak bizler bilgi ve teknolojide bu kadar hızlı gelişim gösterdiğimize göre ve milyonlarca yıldan beri dünya üzerinde var isek bu süre içerisinde çok daha gelişmiş olmamız gerekmiyor muydu (?)’sorusunu kendisine her halde sormalıydı.
Sanki buna verilebilecek yanıtlarda; ya evren yeni yaratılmış ya da insanın kozmik tarih içerisinde bu erende minnacık bir yer işgal ediyor gibi geliyor.
Evrenin bir başlangıcına olduğuna dair ilk kanıtı da 1920 da Edwin Hublbe’nın California Wilson dağında 2,5 metrelik teleskopu ile yaptığı gözlemlere dayanıyordu.
Arthur Eddington 1931 de evreni genişlemekte olan bir balonun yüzeyine benzeterek ve “ …galaksilerde balonun yüzeyindeki noktalardır.” diyerek Hubble’ın varsayımını desteklemiştir. Bu da uzaktaki galaksilerin yakın olanlara göre neden daha hızla uzaklaştıklarını açıkça anlatmaktadır.
Peki, filmi geriye sarsak ve günümüzden büyük patlamanın olduğu ana geri dönebilseydik ne görürdük?  Yavaş, yavaş sönen ve küçülen bir balon ve sonunda boşlukta bir bezelye tanesi kadar yer kaplayan bir şey (!) hatta daha da küçük, günümüzde İsviçre – CERN’e bulmaya çalışılan HİGS BOZON’u yani TANRI PARÇACIĞI mı olurdu?
DEHŞET ! DEHŞET ! DEHŞET !

ESKİ ZAMANLARDAN BU YANA BİR YOLCULUK YAPALIM MI?
“ Bir savaş vardır ki, o savaşta her kes yenilir. Bu, zamana karşı savaştır.”
( Carlos Castaneda Amarika’lı yazar)
Böylece, açıklamaya çalışacağım insanlığın bilgi ve bilimdeki evrim serüvenini şimdilik üç bölüm halinde ele almaya çalışacağım.
·        Birinci bölüm olan bu kesiti daha çok bir giriş olarak ele alacağım.
·        İkinci boyutu ağırlıklı olarak Ortaçağ dönemindeki bilimsel sıçrama, gelişme, düşünce ve önemli düşünürleri ele alınacaktır.
·        Üçüncü bölüm veya evrede ise Ortaçağ sonrası bilimsel bilgideki dur durak bilmeyen gelişmeleri, sıçramaları ve modern bilimin doğuşunu irdelemeye ve aktarmaya çalışacağım.
Eski zamanlarda doğanın düzeninin nasıl işlediğini anlayamayan insanlar, yaşamlarının her alanına hükmetmesi için Tanrılar tasarlamışlardı.
Aşk ve savaş tanrıları, güneş, yeryüzü ve gökyüzü tanrıları, yağmur ve gök gürültüsü tanrıları vb. vardı. Tanrılar memnun edilmişse insanlara iyi hava, barış ihsan edilir, kötülük, hastalık ve felaketlerden korunurdu. Ancak memnu edilmezlerse; kuraklık, savaş, salgın kısacası felaketler olurdu.
Doğadaki neden-sonuç ilişkisi anlaşılamadığı için bu Tanrılar çok gizemliydi ve insanlar onların merhametine kalmışlardı.
SONRA NE OLDU?
“ Her miyop da hani gözlük kullanmaz.”
( Werner Wagner Alman Pisikiyatr)
Bundan 2600 yıl kadar önce Anadolulu – Milet’li Thales (İ.Ö. 624-546) ile birlikte bu durum değişmeye başladı. Doğanın izlediği tutarlı ilkelerin anlaşılabilir olduğu düşüncesi ilk kez o zaman doğdu.
Böylece tanrıların hükümdarlığı anlayışı yerini, doğanın yasaları tarafından ve bir gün asıl okunacağını öğreneceğiniz bir plana göre yaratılan bir evren anlayışının aldığı o uzun yolculuk başladı.
Elimizdeki bilgilere göre doğa yasası diyebileceğimiz ilk matematik formülü bulan ve günümüzde onun ad ile ünlenen İyonya’lı Phytagoras’tır (İ.Ö. 580 -490).Ünlü kuramı biliriz; bir dik üçgende hipotenüsün karesi, diğer iki kenarın karelerinin toplamına eşittir.
Antikçağın en önemli fizikçisi Arshimedes (İ.Ö. 287-212) tarafından formüle edilmiş 3 yasa oluşmuştur ki şöyledir.
1)    Kaldıraç yasası
2)    Sıvıların kaldırma yasası
3)    Yansıma yasası
Ancak Arshimedes bunlara ne yasa dedi ne de bunları gözlem ve ölçümlere dayanan verilerle açıkladı.
İyon etkisi yayıldıkça, evrenin gözlem ve mantık yoluyla anlaşılabilen bir iç düzeneğe sahip olduğunu fark eden başkaları da çıktı. Thales’in bir arkadaşı belki de öğrencisi olan Anaksimendros ( İ.Ö. 610-546) yeni doğan bebeklerin ne kadar çaresiz olduklarına bakarak, ilk insanın yeryüzünde bir bebek olarak ortaya çıkması durumunda, hayatta kalamayacağını savundu. İnsanın evrim halkasının ne olabileceğini düşünen Anaksimendros, insanların bebekleri daha güçlü olan diğer hayvanlardan evrimleştiği varsayımını ileri sürer.
Aynı sıralarda Yunanistan’ın kuzeyindeki bir İyon kolonisinde yaşayan Demokritos (İ.Ö. 460-370) bir nesneyi kırarak veya keserek parçalara ayrıştırdığına neler olduğuna dair kafa yoruyor. Bu işlemin sonsuza kadar yapılamayacağına inanıyordu. Canlı varlıklar da dahil olmak üzere her nesnenin kırılmaz veya kesilmez temel parçacıklarından oluştuğunu öne sürüyordu. Bu en küçük parçacığa Yunanca bir sıfat olan ve kesilemez anlamına gelen “ atom” adını verdi.
Aristarkhos (İ.Ö. 310-230); bizim everenin merkezinde yaşayan özel varlıklar değil, yalnızca yalnızca sıradan varlıklar olduğumuza dair devrimci düşüncesinin sahibi, İyonya’nın son bilim insanlarındandır. Onun sadece bir hesaplaması günümüze aktarılabilmiştir. Ay tutulması sırasında Dünya’nın Ayı’n üzerine düşen gölgesinin büyüklüğüne dair dikkatli gözlemlerinin karmaşık bir geometrik analizi olduğunu saptamıştır.
Evet, “ evren” yasalar ve ilkeler tarafından yönetilen bir makinedir. Bu yasalar ki insan zihni tarafından biraz önce bahsettiğim kronoloji içinde zamanla algılanabilmiştir.
Bu yasaların keşfi için insan türünün n büyük keşfidir, dersek sanırım abartmış olmayız. Bu gün doğa yasaları dediğimiz bu keşifler evreni ve bizi açıklayabilmek için sırtımızı dayayabileceğimiz en önemli dayanaklardandır.
Doğa hakkındaki bazı yorumları oldukça yüksek bir kavrayışa sahip olsa da Antik Yunan dönemine ait görüşlerin çoğu çağımızda geçerli sayılan bilimsel bilgi ve bilim için yeterli değildi.  Öncelikle Yunan uygarlığı bilimsel yöntemi daha bilmediklerinden kuramları deneysel olarak doğrulamayı veya yanlışlamayı geliştirememişlerdi.
Yunanlıların Hıristiyan ardılları ise, evrenin onlara ilgisiz kalan doğa yasaları tarafından yönetildiği görüşünü reddettiler. Ayrıca inançları gereği insanın bu evrenin merkezinde bir yere sahip olmadığı düşüncesini de reddettiler. Ortaçağda tutarlı bir felsefe sistemi olmasa da genel eğilim evrenin  Tanrının  kaynaklı niteleniyor ve kabul ediliyordu.
Gerçekten de 1277 de Paris Başpiskoposu Tempier, XXI. Papa Johannes’in talimatları üzerine harekete geçerek 219 maddelik bir lanetlenecek günahlar ve sapkınlıklar listesi yayımladı. Sapkınlıklar arasında doğanın yasalarının Tanrısal olmadığının iddia edilmesi de vardı.
Doğa yasaları kavramı XVII. Yüzyılda ortaya çıkmış ve bu düşünceyi modern bilim alanında ilk kavrayan Kepler olmuştur.
Galilei (1564-1642);  bilimsel çalışma ve önermelerinde bile “ yasa” sözcüğünü kullanmamış sadece bir kısmında bundan söz etmiştir. Bu sözcüğü kullansın veya kullanmasın Galilei birçok yasanın açığa çıkmasını sağlamış, bilimin temelinin gözleme dayandığını ve bilimin amacının da fiziksel fenomenler (olay) arasında var olan nicel ilişkilerin araştırması olduğunu savunmuştur. Ancak doğa yasaları kavramını bu gün anladığımız haliyle açık ve ayrıntılı bir biçimde formüle eden ilk kişi Rene Descartes (1596-1650) olmuştur…

“ Bir uçurumu iki sıçrama ile geçemezsiniz.”
( Çin Atasözü)

Murat Şahin Habercem portalı 2015

Kaynakçalar
1)        Ortaçağ Felsefesi, Fuat Özbilen çalışması 2010
2)        Ortaçağ Felsefesi; İsmet Zeki Eyuboğlu, Pencere Yayınları 2002
3)        Tarihte Bilim J. D. Bernal Çeviri,Tonguç Ok, Evrensel Yayınları 2008
4)        Bilim Tarihi; Colin A. Ronan Çeviri Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu, Prof. Dr. Feza Günergun, Tubitak Yayınları 2003,
5)        Ortaçağ’dan çıkışta bilimin rolü,  makalesi Eric J. Lerner Çeviri Rennan Pekünlü Bilim ve Gelecek Dergisi 49. Sayı
6)        Serin, Yusuf;  çalışmasından alıntılar.
7)        Özcan, Hulki;  Derin Düşünce, makalesinde alıntılar.

Anadolu'da horoz kültü



Anadolu'da horoz kültü

Horoz Anadolu da yaygın olarak dini Motiflerde kullanılmıştır. Doğu Anadolu’da yaşayan Yezidiler, Malik-i Taus'u Horoz şeklinde betimlerler.

Dilimizde
Horozlanmak!
Kart horoz!
Horozuna kışa demek!
Horozunu ürkütmek!
Horozuna kravat takmak ( argodan ).
Vakitsiz öten horoz!
Her horoz kendi çöplüğünde öter!

Benzeri yüzlerce deyim vardır.
Neden başka kuşlara aynı iltifatlarda bulunulmamış da horoza bu ayrıcalık verilmiştir?
Birlikte irdeleyelim.

Galatlar kimdir?

Hint-Avrupa kavimlerinden biri olan Keltler’in ilk izlerine M.Ö.600 sıralarında Güney Fransa’da rastlanmaktadır. Daha sonraları İsa’nın doğumundan önceki yüzyıllarda Keltler (Galatlar) bütün Avrupa’ya yayılmış ve bir bölümü Kuzey İtalya’da diğer bölümü Alp ve Pirene Dağları ile Ren Irmağı arasında kalan ve Belçika’ya değin uzanan bölge içinde oturmuşlardır.
Keltler’e Hellenler Keltai ya da Keltoi, Romalılar ise Galli (tekil hali Gallus) derlerdi. M.Ö. 278/277 yılında üç büyük boy halinde Anadolu’ya akın edip sonraları Kızılırmak yayı içinde ve Ankara ile Pessinus yörelerinde oturan Keltler’i ise Hellenler Galatai (tekil hali Galates) adı ile anıyorlardı.
Orta Anadolu’da yaşayan Keltler ( Galatlar ) Ankara Keçisi ve Ankara Tavşanını zaman, zaman totemleri arasında almışlar.
Şimdi diyeceksiniz ki Galatlarla Horozun ne ilgisi var?

Galatlar Anadolu’ya kara ve denizyolu ile gelirler. Anadolu da birçok kavmin Çift başlı Kartal, İnsan başlı kanatlı Aslan, Geyik, Hititlerin Güneş diagramı gibi totemlerinin yanında Galatların ( Keltlerin ) inanç totemleri de Horoz dur. Galatlar gemilerinin ön kısmına kötülüklerden koruması bağlamında görkemli Horoz figürleri bulundurulurmuş.
Gallo aynı zamanda Latince Horoz demektir. Latinler bu sözcüğü Galatların kuşu, tavuğu, sembolü anlamında kullanmış olmasınlar?
Son yerleşim yerleri ise Denizli’den itibaren İzmir özelliklede Foça’dır.
İstanbul’un Galata semtini ve Galata Kulesini 1348 yılında Cenevizliler inşa ederler. Cenevizlilerin ( İtalya - Cenova’lı ) Galata’ya yerleşmeleri ise 11. yüzyıl sonlarıdır.
Keltlerin Anadolu’yu terk etmelerinden neredeyse bin yıl sonradır.
Antik çağdaki adı Sykai ya da Sykaena (incirlik) olan Galata, kimi kaynaklarda Sykudis olarak geçer. Bu dönemde Galata'nın surlarla çevrili küçük bir kasaba olduğu, bir kilisesi, bir hamamı, bir tiyatrosu, beş değirmeni, 400 hanesi, 40 şehir muhafızı bulunduğu yazılır.

"Gala" sözcüğü Rumca "süt" anlamına gelir Galata'nın adının semtteki süt mandıralarına gönderme yaparak türetildiği söylenirse de bu görüşü destekleyen tarihsel kanıtlar, belgeler yoktur.

Galata'nın İtalyanca "denize inen yol" anlamına gelen galata kelimesinden de türemiş olması muhtemeldir. Ortodokslar'ın, Katolikler'i Galus (bu sözcük bir yerde tanıdık geliyor!) olarak adlandırması, Galata'nın bir katolik kasabası olması ve Anadolu'da Katoliklerin yaşadığı yerlere Galatea denilmesi, semtin adının kökenine ilişkin diğer bir görüştür.
Arapça dilinde ğaliz kalın, kaba, yontulmamış, dağlı ( galiz küfür ) bağlamında kullanılan sözcük buradan türemiş olmasın? Karşı inançtakilere aşağılama bağlamında bir gönderme olmasın?

Galata'nın parlak dönemi 12. yüzyılda buraya bazı ayrıcalıklarla yerleşen Cenovalılar ile başlar. Bölge bir ara Venediklilerin eline geçer. 13.yüzyıldan sonra bölge Cenovalıların egemenliğinde bir Latin Kolonisidir.
Galata çeşitli mezheplere, tekkelere ( Bektaşi, Mevlevi ), dinsel ayrımlara bağlı Müslüman, Rum Ortodoks, Ermeni (Gregoryen, Katolik, Protestan), Süryani, Keldani, Yahudi (Romanyot, Karay, Seferad, Eşkenaz ) , Arap, Çingene, Sırp, Arnavut, Ulah, Cenovalı, Venedikli, Fransız, Levanten topluluklarıyla zengin bir dinler, diller mozaiği oluşturur
Bu Cenevizliler Anadolu’dan göçen Galatların torunları olmasın?
Galatlar Perslerin baskısına dayanamayarak Anadolu’yu deniz yolu ile terk ederler.
Hiç kalan olmamış mıdır?
Mutlaka kalanlar da olmuştur.
Göçenlerin büyük kısmı yeniden Anayurtları Fransa’ya yerleşirler. Önce Akdeniz bölgesine ( Marsilya civarı) sonra Langue D’Oc ( Oc dili – ilginç ve farklı bir dil olsa gerek?) bölgesine ve daha sonra da Galya bölgesini yurt edinirler.
Marsilya’ya bölgesi kaynaklı Fransa’nın bu gün ulusal sembolü olan Horoz Anadolu kökenli Denizli Horozu olmasın?
Horoz Anadolu da yaygın olarak dini Motiflerde kullanılmıştır. Doğu Anadolu’da yaşayan Yezidiler, Malik-i Taus’u Horoz şeklinde betimlerler.
Ehl-i Sünnetin mitolojik kurgusunda göğün yedinci katındaki tanrı divanının altında bir horozun mevcut olduğu ve ezan vakitlerinde öttüğü inancının yaygın anlatımıdır.
Aleviler Cem öncesinde dedelere kestikleri ( Cebraili tığlamak – meşhur Kızılbaşlar cemde horoz keserler iftirası! ) horoz geleneği de Anadolu kökenlidir. Bunun yanında kıymetli konuklara horoz kesmek, ziyaretlerde adak olarak kesmek şeklinde yöresel de olsa sıklıkla rastlanılan bir olgudur.
Miraçnamede de Cebrail, Horoz figürü şeklinde betimlenir. Hz. Peygamberle ilgili en önemli ilk tasvirler Moğollar devrinde resimlenen Miraçname’de yer alır. Kitap metni günümüze ulaşamamış olmasına rağmen minyatürlerinden bir kısmı TSMK.’nde yapraklar halinde bir albümde bulunmaktadır (H. 2154). Metniyle birlikte günümüze ulaşan tasvirli Miraçnâme, Paris Bibliothèque National’dadır (Turc. 190). Baysungur’un nakkaşhanesinde 1436 senesinde hazırlanmış eserin dili Uygurca olup içinde 57 adet minyatür bulunmaktadır. Eserin ilk minyatürü Cebrail (as.)’ın Hz. Peygamber’in evine gelerek O’nu miraç yolculuğuna davetini göstermektedir.
Orta Asya’daki Türk kavimlerinde böyle bir totem ve gelenek var mıdır?
Ben okumadım, rastlamadım, duymadım. Duyan, okuyan, bilenler var ise bizi aydınlatırlar herhalde!

KRİTON, ASKLEPİOS'A BİR HOROZ KES!

Gelelim bizim Anadolu da yaşandığı biline Sokrates ve Kriton arasındaki tarihi anekdota bu anekdot bile Anadolu yaşam tarzında Horozun önemini belirtmekte yeterli söylem değil mi?
Sokrates'in son dileği, tam iki bin beş yüz yıldır, içeriği ile ne demek istediği hala tartışılmaktadır.
En yakın öğrencileri yanı başında beklerken, Sokrates baldıran zehrini yuttu ve zehrin felç edici etkisi ayaklarından başlayıp yüreğine doğru hızla yayılmaya başladı. Sonu gelmişti ve artık ölmek üzereydi.
Bu son anında ağzından şöyle bir cümle döküldü. En yakın öğrencisi ve arkadaşı olan, Kriton'un ellerinden tutarak ağzından şu cümle çıktı.

'Asklepios'a bir horoz adadım onu yerine getir, sakın unutma!'

Sokrates, yaşamının parmaklarının arasından gittiği, ölümün kollarına doğru yaklaştığı son anında, acaba neden Kriton'dan iyileştirme ve sağlık tanrısına sunulmak üzere bir adak horoz kesmesini istemiştir?
Bu sözler, nesiller boyu, tam iki bin beş yüz yıldır, düşünen insanlar, akademisyenler ve araştırmacılar tarafından hep araştırılmış ama bir bilmece olma özelliğini korumuştur.
Sokrates, korumak ve ulaştırmak üzere adeta mesajını bir şişeye koyan bir kazazedenin yaptığı gibi, bize ulaştırmak üzere, ölmek üzere olduğu bir anda, bu cümleyi bize ulaştırması için, zaman okyanusuna mı bırakmıştı?
Ne demek istemiş ve nasıl bir mesaj vermek istemişti?

En yakın öğrencilerini dahi düşüncelere iten bu cümle ile ne yapmak istemişti?
Sözlerinin derinliklerinde mühürlü duran, acaba aralıksız yaptığı araştırmaların sonucu mu durmaktaydı?
Kendi hayatında ölümü bir iyileşme olarak mı, görmüştü?

Belki de Sokrates, ölme kararını verip, baldıran zehrini yuttuğu anda kendi iç ibriğinde büyük bir bütünlük yüksekliğine ulaşmıştı.
Bir ihtimalde, anlamak için ölümü kullanmıştı. Yani kendi iç dünyasında, oluşan durumları değerlendirmiş ve var oluşun dönüp dolaşıp, en son girdiği sığınağı, ölümü son mesaj olarak vermiş ve ölümün kaçınılmaz olduğu bir dünyada, zamanın ne kadar önemli olduğunu ve her anın değerlendirilmesi gerektiğini anlatmak istemişti.
Bunu yaparken de, yaptığı tezat, ne kadar ilginç en az kendi canına kıyması kadar şaşırtıcı, kendi yaşamına ellerinle son veriyorsun ve bu anda, sağlık ve iyileştirme tanrısına yardım için yakarmıyorsun da arkadaşı Kriton'dan, sunak da ona bir horoz kesmesini yani şükranlarını ifade etmesini istiyorsun.
Yoksa yoksa ölümü bir iyileştirme olarak mı gördü?

Fiziksel ölümün kaçınılmazlığını zamanını beklemeden kendisi denemiş ve gerçek ölümsüzlüğünü bu cümle ile sonsuza kadar taşıyacağını mı ifade etmek istemişti?

Yoksa böyle bir tezat oluşturarak, gerçek ölümün yaşarken de olabileceğini mi ifade etmişti?

İnsanlığa bir mesaj vermek için, kendi vücudunu mu kullanmıştı?

Büyük araştırmacı ve kâşif Sokrates, tezat bir ifade ile belki de bir öğreti bırakmak istemişti, ölüm ve iyileştirme tanrısı ve asla ondan istenen bir yardım yok.
Herkesin ancak kendi kendisine yardım edebileceğini ve boş inançlardan kaçınılmasını gösteriyordu belki de kim bilir?

Yüzlerce binlerce, bu şekilde soru ve ifade çıkarılabilir, biz bilinen son cümlesini yineleyelim

- Kriton! Benim için Asklepios' a horoz kes! Yerine getir! Sakın Unutma!

Rivayet olunur ki Sokrates ölüme götürülürken sevgili eşi arkasından feryat ederek
- Sokrates, seni haksız yere ölüme götürüyorlar!
Bilge Sokrates eşine dönerek
- Haklı yere götürselerdi daha mı iyi olurdu?

-

Klasik bir soru vardır. Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan çıkar?

Bu soru Horoza sorulduğunda, Horoz efendi
- Ben bu konularla ilgilenmem Horozluğumu yaparım!


Kaynakça: Sokrates’in yargılanması, Platon

İnsan doğuştan kötü müdür?

İnsan doğuştan kötü müdür? “ Her ne arar isen, kendinde ara.” Hacı Bektaşı Veli ” Kendisini olduğu gibi kabul etmeyen tek varl...